İman ve İstismar Arasındaki Farkı Anlamak

İman ve İstismar Arasındaki Farkı Anlamak

İman Ve İstismar Arasındaki Farkı Anlamak

-Peygamber İstismarının Teolojik Analizi-

 

Prof. Dr. Mehmet EVKURAN

Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

 

Nübüvvet kavramına dayanan geleneklerde yaşanan temel sorun, Hristiyanlıkta olduğu gibi elçiliğin uluhiyet makamında eriyecek ölçüde yükseltilmesi, Yahudilikte olduğu gibi mistik kabile şefi derekesine indirilmesi, her iki halde de peygamberin simasının zamanla belirsizleşmesi ve dindeki yerinin tanınmaz hale gelmesidir.Öyle ki efsane ve mitlerin oluşturduğu görüntüler arasında hakikat yitip gider. Onun yerine, hakikatin gücünü ve saygınlığını arkasına alan, insanın gerçeğe bağlanma duygularını istismar eden sahte bir dindarlık ortaya çıkar, kurumsallaşır ve sahih olan dini tahrif ederek kovar. Ali Şeriati’nin sözünü ettiği “dine karşı din” projesi harekete geçer ve büyük oranda başarıya ulaşır. Sapkınlık hakikat ve orta yol, sahih iman ise bidat ve ilhâd gibi görünmeye başlar. . Hz. İsa’nın Allah rızası, hak sevgisi, ahlak ve samimiyet üzerine yaptığı çağrılara karşı kurumlaşmış dindarlığın ve onun temsilcileri olan mabed rahiplerinin tepkileri yukarıda işaret edilen çerçeveye ne kadar da uygun düşer. Bu paradigmada peygambere iman ile onu istismar, adeta özdeşleşir ve birbirinden ayrılamayacak derecede iç içe geçer.

Yüce Allah tarih boyunca sahih imanın yerini alan, iyi, makul ve güzel olan her şeyi boğan ve sapkınlıktan başka bir şey üretmeyen şirke dayalı dinlerin gerçek yüzlerini ortaya koymak amacıyla peygamberler göndermiştir. Peygamberler gönderilmesinin en temel nedeni, sahih dinin başına gelen tahrifatlardır. Şirk, ortaklık anlamına gelmektedir. Allah’a ortak koşma sadece metafizik düzeyde kalmamakta sistemin diğer unsurlarına da yansımaktadır. Genel olarak şirk dini, sahih dine ortak olmak, onunla ortaklık kurmak ve sonunda onun üzerinde egemen olmak süreçlerini izleyerek kendi paradigmasını kurar.

Şirk/ortaklık, sahih dinin temel ilkeleri arasında bir belirsizlik oluşturduğunda öğretiyi tanınmayacak şekilde tahrifata uğratır. Uluhiyet ile nübüvvet kavramları arasındaki münasebetlere atfedilen ve çoğunlukla elçiliğin yüceltilmesi veya sıradanlaştırılması şeklinde ortaya çıkan çarpık anlayışlar bunun en tehlikeli örneğidir. Peygamberi yüce Allah’ın otoritesine ortak kılmak sonucu oluşan sapma, sadece nübüvvette değil tevhit inancında da tahrifata yol açmaktadır. Yahudilikte peygamberlerin aşağılanması, suçlanması, zan altında bırakılması, iftira atılması ve öldürülmesi vb. gibi sapkın davranışlara tanık olunmaktadır. Hristiyanlıkta ise tersi bir durum söz konusudur. Peygamberin ilahlaştırılması ve insan olmaktan çıkarılması göze çarpmaktadır. Vahye ve peygamberliğe dayalı dinlerde, nübüvvet inancının doğru ve açık biçimde temellendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Zira nübüvvet kavramında ya da anlayışında yaşanan sapmaların, Tanrı inancına ve dinin diğer ilkelerine yansıması kaçınılmazdır.

Diğer dinsel geleneklerde görülen peygamber istismarı sorununun, İslam geleneğinde olmadığını düşünmek ya da iddia etmek hiç te gerçekçi olmayacaktır. En son FETÖ olayında gündeme geldiği üzere, peygamberin ve İslam geleneğinde saygın kabul edilen kimselerin örgütün ideolojine ve faaliyetlerine meşruiyet kazandırmak amacıyla kullanılması, tam bir istismar örneğidir. Ancak bu durumun FETÖ ile sınırlı olduğunu düşünmek doğru değildir. İslam geleneğinde ve günümüzde dinî gruplar bu yöntemi içselleştirilmiş ve doğallaştırılmış biçimde uygulamışlardır ve hala da uygulandığına tanık oluyoruz.

Med-cezir hareketine benzer bir durum göze çarpmaktadır. Peygamberi istismar etmek için, onun tasavvurunda bir dönüşüm yapmak gerekmektedir. Bu dönüşüm, Yahudilerin yaptığı gibi peygamberi aşağılayıcı yönde olamazdı; zira bu küfür ve peygamberin yalanlanması olarak görülecekti. Aksi yönde, yukarıya doğru ve yüceltici bir dönüşüm ve yabancılaşma istismar sistematiğine daha uygun düşmektedir. Peygamberin insanüstü mitik bir karaktere büründürülmesi, peygamber tasavvurunun ‘semerelendirilebilir’ bir duruma getirilmesi de bu sistematiğin parçasıdır. Peygambere saygılı olan bir kitle önünde sergilenen yüceltici yaklaşımların fazla dirençle karşılaşmadığı görülmektedir. Üstelik bu tahrife karşı çıkanlar kolaylıkla ‘peygamber düşmanı’ olarak gösterilebilir. Ortadoğu gibi gnostik kültürün ve gizemciliğin ağır bastığı bir coğrafyada, yüceltme ve efsaneye dönüştürme düşünüş biçimlerine de yansıyan güçlü eğilimlerdir. Arap yarımadasının dışına çıkan Müslümanlar diğer kültürlerle karşılaştıkça gnostisizm ile sayısız temas gerçekleşmiş ve bunun sonuçlarından biri olarak peygamberlik tasavvuru gizem kültleri ile karışmaya başlamıştır.

Yüceltilen ve istismara elverişli kılınan peygamber tasavvuruna, daha çok sufi çevrelerde rastlanmaktadır. Bu çevrelerde yüceltme öylesine doğallaştırılmıştır ki, değil aksini savunmak düşünmek bile küfür ve sapıklık sayılır. Yüceltilmiş peygamber tasavvuruna kültür ve düşünce çevrelerinde de rastlanmaktadır.

Mehdilik inancı da peygamber istismarının örneklerinden biridir. Kutsal ve seçilmiş bir kurtarıcı inancı özellikle Ortadoğudaki tüm kültürlerde rastlanan bir motiftir. İslam tarihinde Şiî çevrelerde öne çıkan mehdi beklentisi, imâmet inancının ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır.İmâmet inancına göre Allah nebilerden sonra insanlara rehberlik yapmak üzere Ehl-i Beyt suyundan imamları göndermiştir. Ve kıyamete kadar de bu devam edecektir. Nübüvvetin bir devamı olarak algılanan imâmete inanmak, Şiîlikte inanç esaslarından sayılmaktadır. 12. İmama kadar olan süreçte beklenen iktidar gerçekleşmemiş, aksine keskin ve acı hayal kırıklıkları yaşanmıştır. Şiî kitlelerde oluşan bu hayal kırıklığını dönüştürüp sürekli bir bekleyişe evirip geleceğe taşıyan bir ütopya üretilmiştir. Zaten kültürel ve mitolojik mirasta var olan kurtarıcı motifinin İslamî bir versiyonu üretilmiştir. Mehdi inancının derininde peygamberlik algısı yatmaktadır. Mehdi bekleme konusunda daha kıdemli olan Yahudilerin tarihine ve teolojisine bakılacak olursa, mehdi peygamberin diğer adıdır. Nitekim Şiîlik’te de imamların niteliklerinin peygamberlerin nitelikleri olduğu görülmektedir. Masumiyet/yanılmazlık ve ilhâm bilgisine sahip olmak öne çıkan ve peygamber istismarının en belirgin örnekleridir.İmamın/şeyhin yanılmazlığı ve Allah’tan bilgiler (rüya, keşf, ilhâm, tecelli, tezâhür vs. yoluyla)    alması imâmların, kitleler üzerindeki dinî otoritelerinin kapsamlı ve sürekli olmasını sağlamaktadır. Gerçekleşmeyen imâmet teorisi, mehdilik motifi eklenerek bir mitolojiye dönüştürülmüştür. Böylece kitleler, gerçekliğe aldırmayan ve ondan etkilenmeyen bir ütopya içinde yaşamayı ve ümitlerini geleceğe geciktirmeyi dinsel bir tutum olarak benimsemiştir. Gelecek güzel günler için şu an yaşanan sıkıntı ve çelişkilere katlanmak, kutsal bir görev sayılmıştır.

Şiî kimliğine disiplin ve süreklilik sağlayan mehdîlikinancı, sünnîlik için büyük bir sorundur. Çünkü Sünnîlikte deyim yerindeyse teolojik anlamda bir ‘mehdilik yönetim merkezi’ bulunmamaktadır. Otorite temin eden her grup için el atılabilir ve açık uçlu halde beklemektedir. Bekleme prosedörü istismara son derece açıktır ve hatta istismar edilmeyi tarik etmektedir. Mehdinin siması Şiîlikteki kadar belirgin olmadığı için de çok farklı çevrelerden ve kişilerden mehdilik hayali kuranlara rastlanmaktadır. Şia’da ise kötü sürprizlere imkân vermeyecek şekilde mehdî inancı imâmet inancı içinde teorize edilerek kayıt altına alınmış ve ‘evcilleştirilmiştir’. Şiîlik, mehdî beklerken mezhebî kimliğini disipline etmekte iken, Ehl-i Sünnet mehdiyi beklerken kriz geçirmekte ve dağılmaktadır. Her an peygamber ile ruhanî-manevî bir iletişim içinde olan peygamberimsi liderler, kendi çevrelerinde romantik-teolojik bir kitle oluşturmakta ve otorite inşa etmeyi başarmaktadır. Sünnîlik içinde yaşayan Şiîliğin doğurduğu sorunlara, Sünnîler sürekli biçimde hazırlıksız yakalanmaktadır.

Ehl-i sünnet kitabî, mezhebî ve resmî anlamda Şia’ya karşıdır. Ancak kitle kültürü açısından Şiîlik Sünnî toplumda yaşamaktadır. Kimi Şiî teolojik unsurlar Sünnîleşmiştir. Mehdilik bunun en açık örneğidir. Mehdilik rivayetlerde ve akaid metinlerinde vurgulanmaktadır. Sünnî siyasal gelenekte yaşanan isyan hareketlerinin ve dinî krizlerin önemli bir bölümü, mehdici hareketeler oluşturmaktadır. En son FETÖ isyanı ve ihaneti de benzer şekilde bir seçkinci, kurtarıcı, seçilmiş mehdici harekettir. FETÖ’yü anlamaya çalışan Sünnî araştırmacıların bir anda kendi teolojilerini karşılarında bulmaları onlar için şaşırtıcı olsa da, mevcut din anlayışımız eklektik karakterini bilenler için gayet tanıdıktır.

İslam inancında peygambere iman oldukça net biçimde vurgulanmış bir inanç ilkesidir. Kur’an’da peygamberlere iman etmek, Allah’a imanın hemen ardından zikredilir. Peygamber olarak seçilen kimselerin statüsü, Allah ve insanlar nezdindeki konumu, görev ve sorumlulukları, yanlış ya da hatalı anlamalara izin vermeyecek derecede açık ve kesin biçimde anlatılmıştır.

Kur’an’da peygamberlik ile ilgili teorinin ilkeleri ve çıkan sonuçlar şunlardır:

  1. Peygamber/resûl/nebî, Allah’ın elçisidir.
  2. Peygamber, beşerdir ve beşer türünün tâbî olduğu tüm yasa, sınır ve kısıtlılıklar onun için de geçerlidir. Yaşar, acıkır, evlenir, üzülür, yara alır, ölürler.
  3. Peygamberler de diğer insanlar gibi sorumludurlar. Üstelik onlarınki daha ağırdır. Kıyamette peygamberler de hesaba çekilecektir.
  4. Peygamber, kendiliğinden olağanüstü güçlere sahip değildir. Örneğin gaybı ve gelecekte ne olacağını bilmez.
  5. Mucizeler, peygamberin değil Allah’ın fiilidir. Allah dilemedikçe peygamber mucize gösteremez.
  6. Elçi ölümlüdür, elçiyi mesajla gönderen Allah ise ölümsüzüdür.
  7. Elçi, mesaj/vahyin önüne geçirilemez.
  8. Eğer elçinin kişiliği, mesajın önüne geçerse dinî bilinç yanlış yapılanır.

İstismar kavramı, semere/ürün kelimesinden gelir ve ürün, kazanç elde etme anlamında bir fiildir. Türkçe’de kötüye kullanmak, bir şeyi büyük ihtimalle yüce, değerli ve saygın bir kavramı, simgeyi, düşünceyi vs. arkasına alarak kendisine yararlar kazandırmak anlamında kullanılır. Dinî düşünce ve hayatımızda, istismar kavramının ilginç bir anlambilimsel serüveni vardır. Batıcı seküler yönetici elitin söyleminde ‘din istismarı’ sınırları oldukça geniş bir alanda ve dinî hayatı baskı ve kontrol altında tutmak amacıyla kullanılmıştır. Örneğin inancı gereği başını örten bir öğrenci, yoksullara yardım için çalışmalar yapan dinî dernek ve vakıflar, namaz kılan memurlar vs. dini istismar örnekleri olarak sunulmuştur. Dindar-muhafazakâr kesimin güç ve iktidar ile tanıştığı süreçte ise din istismarı kavramı daha özel bir anlam kazanmıştır. Dindar kimliğini taşıyan kişi ve gruplar arasında ortaya çıkan çatışmalar ve toplumsal gerilimler, din istismarı kavramının deyim yerindeyse Müslümanlar tarafından yeniden keşfedilmesini sağlamıştır.Dindarlar için kullanılan ajitatif bir kavram olan istismar, dindar kesimlerin iç sorunlarını tanımlamak üzere kullanılmaya başlamıştır. Artık Müslümanlar da din ve peygamber istismarı sorunu üzerinde ciddiyetle durmaya başlamıştır.

İstismar kavramı her ne kadar bir tür samimiyetsizlik ve ikiyüzlülük durumuna göndermede bulunuyor ise de sorun tam olarak böyle değildir. İstismarcı büyük ihtimalle istismar ettiğini düşünmemekte, dini doğru anladığını zannetmektedir. İçselleştirilmiş ve doğallaştırılmış bir paradigmadır istismar. Bu yüzden istismar sorununu, ‘münafıklık’ kavramı üzerinden tartışmak doğru görünmemektedir. Bunun yerine dindarlara özgü tuzaklar ve yanılsamalardan söz etmek uygun olur. Diğer türlü bakıldığında tekfirci ve dışlayıcı tutumların her düzeyde yaygınlaşmasına ve yerleşmesine imkân tanınmış olur.

Kelam tarihi incelendiğinde her mezhebin kendi doğruları uyarınca dinî nassları yorumlamaya çalıştığı görülmektedir. Nassların yetmediği durumlarda ya da ilave delillere ihtiyaç duyulduğunda peygamberin sözlerine başvurulmuştur. Mezhepler, rakiplerini itibarsızlaştırmak ve görüşlerini çürütmek amacıyla mevzu rivayetlere bile dayanmışlardır. Bu durumu kabaca istismar olarak nitelemek doğru görünmemektedir. Bunun yerine Gazzalî’nin isabetle vurguladığı gibi, İslam mezhepleri arasındaki ihtilafları tevil ve yorum farklılığı olarak değerlendirmelidir. Ancak yine de öylesine aşırı yorumlar yapılmış ve tekfir konusu haline getirilmiştir ki, olgusal bakıldığında istismar kapsamına girecek nitelikte tavırlar sergilenmiştir. Örneğin atom teorisini saçma bulup onun yerine tabiatlar görüşünü savunan Nazzâm, Mutezile kelamcısı arkadaşları tarafından tekfir edilmiştir. Keza Eşarî kelamcısı Bâkıllânî, ilahî sıfatlardan kıdem konusunda imam Eşarî’den farklı düşündüğü için bazı müfritEşarîler tarafından tekfir edilmiştir. Yine Eşarîlerin insan fiillerinin yaratılması konusunda insana muktedirlik tanıyan Mutezileyi, iki ilah kabul eden Seneviyyeye benzetmeleri hatta daha kötü göstermeleri, tevil farklılığını aşan ve istismara örnek teşkil eden tutumlardandır. Oysa ihtilafın kökeninde Allah’ı kötülüklerden tenzih etme ve insan sorumluluğunu (mükellefiyet-teklif) temellendirme kaygısı yatmaktadır. Durum böyleyken yaşanan ihtilafı iman-küfür çatışması biçiminde ortaya koymak abartılı bir yaklaşım olmuştur. Klasik kelam ekollerinin teolojik konulardaki bu fanatik tutumları, sonraki İslam düşüncesini de çözümlenmesi çok zorlu bir gerilim içine sürüklemiştir.Sünnîlik içinde de bu dışlayıcı ve tekfir edici damarın yaşadığı söylenebilir. Bunun bir sonucu olarak, dinî konulardaki tartışmalar serinkanlı ve ilmî bir hava içinde geçmemekte gerilim, çatışma ve hakikat tekelciliği gibi hastalıklar modern dinsel söyleme yön vermektedir.

İslam geleneğinde ve günümüzde istismar konusunda başı çeken damar ehl-i hadis ekolüdür. Sünnete sahip çıkma ve bidatlerle mücadele iddiası üzerinden varlığını temellendiren bu ekol, reyci ve akılcı kesim üzerinde daimi bir kontrol ve baskı uygulamıştır. Ebu Hanife’nin bu kesimin düşmanlıkları karşısında yaşadığı zorlukları tarih ve tabakat eserleri kaydetmektedir. Keza bu ekolden gelen Buharî ve Taberî gibi alimlerin de ehl-i hadis fanatizminden paylarını aldıkları bilinmektedir. Akla dair her emareyi şeytanın ya da nefsin iğvaları olarak gören ehl-i hadis, dinî düşüncenin kötürümleşmesine neden olmuştur.

İslam geleneğinde düşünen ve sorgulayan samimi insanların karşısına bir bariyer olarakkutsallaştırılarak yeniden inşa edilmiş ‘peygamber’ algısıçıkartılmıştır. Kendi ideolojilerini peygamberin sünneti olarak göstermeyi başaran fanatik kesimler, kendilerine yönelik eleştirileri peygambere yöneltilmiş ithamlar ve sünnete düşmanlık olarak sunmaktadırlar.

Ebu Hanîfe’ye yönelik eleştirilerin odak noktasını, sünnete riayet etmeyerek reye başvurması oluşturmuştur. Tekfir boyutuna ulaşan eleştirilere karşı kendini savunan Ebu Hanîfe, dini yalanlamanın teolojik analizini yapar ve tekzîb’in bilinçli biçimde peygamberin yalanlanması olduğunu belirtir. Oysa peygambere nispet ederek akla, dine ve tecrübeye aykırı bir söz nakleden kimsenin durumu farklıdır. Peygamber, Kur’an’a muhalefet etmez. Oysa rivayet edilen haberlerde dine aykırılık ve muhalafetvardır. Bu tür haberler peygamber sözü gibi gösterilerek Müminlerin imanlarına yön veremez. Bu tür rivayetlerin reddedilmesi Kur’an’ın ve peygamberin tasdik edilmesi ve her türlü kötülük ve bidatten tenzih edilmesi demektir. Ebu Hanîfe’nin öğrencileri tarafından aktarılan görüşleri şöyledir: “… Kur'ân-ı Kerîm'in hilafına, Hz. Peygamber’den hadis nakleden herhangi bir kimseyi reddetmek, Hz. Peygamberi reddetmek veya tekzip etmek demek değildir. Bilakis Hz. Peygamber adına bâtıl bir şeyi rivayet eden kimseyi reddetmek demektir. İtham Hz. Peygamber'e değil, nakleden kimseye yöneliktir. Hz. Peygamberin söylediğini duyduğumuz yahut duymadığımız her şey başımız üstünedir.”(el-Âlim ve’l-Müteallim, ss. 12-17)

Haber, eser ve rivayetleri, reyden ve akıl yürütmeden üstün gören Ehl-i hadis’in atıfta bulunduğu “Kim Resule itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur.’(Nisâ, 80) ayetine de açıklık getiren Ebu Hanîfe, peygamberin Allah’ın emirlerine uyduğunu, Allah’tan olmayan bir şeyi O’na isnat etmediğini ve dine bidat karıştırmadığını ifade eder. Ebu Hanîfe’nin sünneti, Kur’an ve rey ekseninde anladığı görülmektedir.

İstismarın Sonuçları

İstismar konusu gereği gibi ve yeterince tartışılmış değildir. Yeni Kelam çalışmalarında çarpık nübüvvet anlayışlarının teolojik sonuçları üzerine bir yoğunlaşma göze çarpmaktadır. Esasında klasik dönem kelam eserlerinde de bu tarz değerlendirmelere rastlanmaktadır. Özellikle dinî bilginin kaynakları ve yöntemi hakkında görüşler öne süren kelamcılar ilham, keşf ve rüyanın güvenilir yollar olmadığını ifade ederken, peygamberin de istismar edilmesine karşı duruşlarını açıklamış oldular. Ancak konunun dinî hayat üzerindeki etkileri yeterince tartışılmış değildir. Modern psikoloji ve sosyolojinin sağladığı bakış açıları, istismar probleminin dindar bireylerin hayatları üzerindeki savurucu etkilerinin daha geniş bir zeminde ele alınmasına imkân tanımaktadır.

Yaşanan dinî ve toplumsal krizler, istismar sorununa ciddiyetle eğilmenin zorunluluğunu ortaya koymuştur. Bu bağlamda İslam Mezhepler Tarihi alanındaki yeni akademik çalışmalar, peygamber istismarının nasıl yeni dinî ve mezhebî yapılanmalara meşruiyet sağlayabileceğini göstermiştir.

Öyle anlaşılıyor ki, peygamber istismarı yeni alternatif dinî otoritelere teolojik destek sağlamaktadır. Sorgulanamaz dinsel otoritelerin doğuşu, Müslüman toplumunda ayrışmalara, gerilimlere ve çatışmalara zemin hazırlamaktadır. Oysa dinî bilginin kendine özgü denetim mekanizmaları bulunmaktadır. İstismar sonucu oluşan dinsel otorite anlayışı, bu denetim mekanizmalarını devre dışı bırakmaktadır. Kimlik sorunlarına yenilerinin eklenmesine neden olan bu savrulmalar, dinî hayatı da olumsuz etkilemektedir. Sadece kendi grubuna karşı kendini sorumlu hisseden önyargılarla dolu bir dindar tipinin oluşmasına yol açmaktadır. Bu ise din eksenli toplumsal gerilimlerin nedenini oluşturmaktadır.

Diğer bir olumsuz sonuç da, bireysel sorumluluğun ve ahlakî duyarlılığın dumura uğramasıdır. İstismarın ürünü olarak yapılanan ve kapalı devre çalışan ahlakî bilinç, dinî ve ahlakî duyarlığının yeni dinî lider ve grupla sınırlı kalması ve topluma ve ötekine karşı önyargı tarzında yansımasına neden olmaktadır. İslam dünyasında ortaya çıkan tüm sorunlu dinî yapılanmalarda bu ortak özellik göze çarpmaktadır.  Bencil, sadece kendi grupsal çıkarlarına odaklanmış, herkes için geçerli bir hayır üretme yeteneği ve ufkundan yoksun mafyatik bir dindar kimliği, günümüz Müslüman toplumlarının en büyük sorunudur.

Yol göstericilik açısından sünnet hadisten büyüktür. Hadislerden ya da rivayetlerden yapılan tikel aktarımlar üzerine kurulan dinsel söylemler, sorun çözmek yerine yeni krizler doğurmaktadır. Peygamberi tanımak için en temel kaynak Kur’an’dır. Hz. Ayşe’ye peygamberin ahlâkı sorulduğunda “Siz Kur’an’ı okumuyor musunuz? O’nun ahlâkı Kur’an’dı.” şeklinde cevap vermiştir. Kur’an ve tarih eksenli sünnet okumalarına şiddetle ihtiyaç vardır. Bu okumalar, sünnet üzerinde yapılan ayrıştırıcı ve anlamsız tartışmalara da son verecektir.Fazlurrahman’ın ‘yaşayan sünnet’ kavramsallaştırması aslında yeni türedi bir düşünce değildir. Ebu Hanife başta olmak üzere sünneti dinamik bir din anlayışı zemininde okuyan örneklerimiz az değildir. İslam geleneğinde sünneti peygamberin bütüncül anlamda yaşam felsefesi olarak algılayan ve hadislere seçmeci bir bakışla yaklaşan usülcülerin okuma biçimi yeni bir bakışla değerlendirilmelidir. Sünneti, lafızcılıktan uzaklaşarak peygamberin sorun çözme yöntemi olarak anlayan inşacı okuma tarzlarını güçlendirmek gerekmektedir.

Sayı 8

Temmuz-Haziran 2020

Sayı 7

Ocak-Haziran 2020

Sayı 6

Temmuz-Haziran 2019

Sayı 5

Ocak-Haziran 2019

Sayı 4

Temmuz-Haziran 2018

Sayı-3

Ocak-Haziran 2018

Sayı 2

Temmuz-Haziran 2017

Sayı 1

Ocak-Haziran 2017


PROF.DR.MEHMET EVKURAN