Kutsalın ve Aşkınlığın Dünyevî İstismarı

Kutsalın ve Aşkınlığın Dünyevî İstismarı

Kutsalın Ve Aşkınlığın Dünyevî İstismarı

 

Prof. Dr. Bayram Ali ÇETİNKAYA[1]

 

            Hakikat karşısında hayal ve sanalın daha görünür olduğu günümüz dünyası, pratik çıkar ve hedonist zevklerin yönlendirmesiyle varlığın/hayatın tüm alanlarını sahteliklere kurban etmektedir. Bu yitirilişin merkezinde, insanlık tarihi kadar eski bir olgu olan “istismar”ı bulmak zor değildir.

           

            İstismarın Kökleri

Kabil’in kardeşi Habil’e karşı kurban olarak adadığı, istismarın kökleri için örnek olabilir. Hatta daha öncesinde, İblis’in Hz. Âdem ve eşi Hz. Havva’yı “ebedilik” şehvetiyle istismar etmesi akla gelmektedir. İstismarı anlamlandırmak zor bir uğraş olarak karşımıza çıkmaktadır.

            İstismarın kelime karşılıkları da bunu göstermektedir. Zira istismarın terim anlamlarına bakıldığında, doğrudan ve dolaylı bir anlamlar dünyasına ulaşmak mümkündür: Kötüye kullanmak, taciz etmek, suiistimal etmek, kötü emellerine alet etmek, kötü davranmak, değersizleştirmek, araçsallaştırmak,iyi niyeti kötüye kullanmak, sömürmek, aldatmak, samimiyetsizlik, yozlaşma…

 

            Kutsal ve Mukaddes Alanlar

Elbette istismarın karşılık bulduğu eylemler dünyasını azaltmak veya çoğaltmak imkândâhilindedir. Makalenin sınırlarını tespit açısından konuyu “din, kutsal, kutsi, aşkınlık” diye sınırlandırmak gerekmektedir.

Bu kavramların içine zaman zaman başka mukaddesat alanları da dâhil olmaktadır: Devlet, siyaset, hukuk, meslek, ilim, irfan, tasavvuf, tarikat, bayrak, mabet, cami, millet, vatan, inanç, itikat, hamaset, vicdan, duygu…

 

İnanç Örtüsüyle İstismar

Bunlar içinde ele alacağımız konu bağlamında öne çıkaracağımız din istismarı daha bir önem kazanmaktadır. Din istismarı; aslında dini, dünyevî çıkar ve menfaat için kullanma din üzerinden bir takım açık ve gizli emel ve amaçları gerçekleştirme çabası olarak tanımlanabilir. Dikkat edilirse, dinin istismarı, yine din ve inanç kılıfıyla/örtüsüyle/maskesiyle gerçekleşmektedir.

İstismar, cehaletin verdiği negatif cesaretle ortaya çıkabilmekte; eleştirel düşünmeyle yapay ve manipülatif yorum/tevillerle bilimsellik kazandırılmaktadır.

Amaç ise, kutsal adına veya hakikatin tahakkuku adına gerçekleşmemektedir. . Ancak ulaşılmak istenen maksat: Dünyevîleşmenin tüm lütuflarından/nimetlerinden alabildiğince nemalanmak ve “mülk”lenmektir.

 

Allah Adına Aldatmak

“Allah adını kullanarak aldatmak” veya “Allah adına aldatmak”, yukarıda belirtilen kişilik ve vasıfların sahipleri için kullanılmaktadır. Kur’an’ın ifadesiyle Bel’am, bu özellikleri temsilcisi ve prototipi olarak karşılık bulmaktadır.

Hz. Musa ve ona gönderilen mesaj hakkında İsrailoğullarını aldatıp, yalan söyleyerek çıkar ve menfaat dünyasının hazlarını elde etmek için çırpınan Bel’âm, bunun tipik örneğidir.

O ki, (sahte) “bilge” olmasına karşın küfür ve şirkin cenahında yer alıp onların sözcülüğünü yapan, ancak din ve kutsalla aldatan birisidir. Kur’an onun hikâyesini,  “her durumda dilini sarkıtıp soluyan bir köpek” misali ile somutlaştırmaktadır.

“Onlara (Yahudilere), kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini anlat. Dileseydik, onu ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalan sayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” (A’raf, 175-176)

 

Dünyevileşen Hahamlar ve Rahipler

Hz. Zekeriya ve oğlu Hz. Yahya gibi İsrailoğullarına gelen peygamberlerin, dünyevileşmiş Yahudi din adamlarıyla mücadelesi, aslından hak(ikat) ile batıl arasındaki mücadelenin din sahasındaki görüntüsünü resmeder.

Allah adına, Peygamber adına, Din adına, adına konuşmak ve onların yeryüzündeki temsilciliğini/vekilliğini yapmak, istismarın nirengi noktasıdır. Kutsal ve aşkınlığa çağrı perdesiyle Karun’un hazinelerine elde etmeye çalışmak, iki cihanda helak ve hüsranı getirir:

“Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!” (Tevbe, 34)

           

            Haz Arzusuyla İnanç Tâcirliği

Haksız ve haramı, meşru ve helal gösterenler, dünyevî ticaretin Bel’âmları olarak “Mutlak Gün”ün aydınlığında çıkarlarını savunma imkânı bulamazlar. Adalet ve hakikatin işrakı, göklerdeki güneş gibi,kutsalı aydınlatır.

Haz ve şehvetin arzusuyla inanç tacirliği yapanlar, Hakk’ın dostları olmaktan uzak konuşan şeytanlara dönüşmüşlerdir. Yaratan’ı kendilerine şahit gösterip O’nun adına hüküm verenler, konuşanlar ve fetva verenler, hakikat terazisinden sapmış gafillerdir.

“Ehl-i kitaptan bir gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları Kitap'tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde: Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar.” (Al-i İmran Suresi, 78)

 

Din Maskesiyle Şeytanın Sözcülüğünü Yapmak

Yine bu sapkın gafiller, sözlerini ve nutuklarını güzelleştirip, nefislere hitap edenler, din maskesi altında şeytanın sözcülüğüne yaparlar. Zira onlar, aşağılık bir şekilde dini araçsallaştırarak haz ve menfaatlerinin vasıtası haline getirirler.

            “Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi (âhir zaman Peygamberinin vasıflarını) gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır.” (Bakara, 174)

 

Az Bir Bedele Hakikati Satmak/Pazarlamak

Din gibi ilim sahası da istismarın cenderesinden kurtulamaz. Gerçek ilim adamı (âlim), “peygamberlerin mirasçısı” ve hakikatin sözcüsüdür. Yalan, çıkar, menfaat, haz uğruna ilim diyarının temsilciliğini/ acenteliğini yapmaz. Helal ve haram nokta-i nazarından bakarken ise hassas terazi gibidir. Hakikati, para veya “az bir bedel” karşılığı satmaz, hatta pazarlık konusu bile yapmaz.

Onlar için ticaret hayatı, para ve servet;  Hz. İbrahim’in dediği gibi geçici olan, biten, “sönen” (âfil), fanidir. Aslolan tevhiddir, yani Ezelî ve Ebedî olan el-Evvel, el-Âhir ve Kadîm Olan’dır.

            “Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için ‘Bu Allah katındandır’ diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların!” (Bakara, 79)

 

İlim Maskesiyle İdarecilere Yaklaşmak/Yaranmak

Âlim, ilim maskesiyle şer odaklarına ve yöneticilere yaklaşmaz. Peygamberlerin varisleri âlimler; kazanç, mevki ve mertebe için ilim tüccarlığına soyunmaz. Onlar bilirler ki, her şeyin amacı Allah’ın rızası ve muhabbetini kazanmaktır.

Onların kalp ve akıllarında, Tağut ve Bel’amlarla benzeşecek her eylem ve fikir, ebedî kaybedenlerin safına dâhil olma tehlike ve korkusu mevcuttur.

Riya ve samimiyetsizlik, ilmin ve âlimin kıymetini yerle bir eder.

 

İlim Kıyafetiyle Kazanç

İlmi dünyalık için öğrenenler ve öğretenler, servetin kulluğuna tâlip olan müflis tüccarlardır. İlim kıyafetini kazanç ve mal-mülk için çıkaranlar, ateşten gömleklerle sarmalandıklarını unutmamalıdırlar. Bundan dolayı ümmetin Hocası ve Rehberi (s) şu sözleriyle ikazda bulunur:

            “Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya yarayan bir ilmi, sırf dünyalık elde etmek için öğrenen kimse, kıyamet günü cennetin kokusunu bile alamaz.” ( Ebû Dâvûd, İlim 12; İbni Mâce, Mukaddime 23)

Dünya için ilim, şan ve şöhret için makam ve mevki, ilim istismarıyla maskelenirse, fitne ve zulüm işaretlerini vermeye başlar. İlim ve amel, gösterişin enstrümanlarına dönüşür, ihlas ve samimiyetin saflığı kaybolur.

 

Ümmet, Millet ve Devletin İstismarı

Riya ve nifak, hakikatin umdeleri olarak algılanır. Ümmet, millet ve devlet, bu yıkıcı unsurların altında ezilir, zulüm ve karanlık dönemler/günler başlar. Yaratan, “günler”i aydınlıktan karanlığa kalbeder, sonunda zillet içinde toplumlar ve devletler hayatta kalma  mücadelesiyle baş başa kalır.

Din ile dünyasını servet ve makam için satanlar, ne kadar kötü ve zararlı bir ticaret yaparlar. Allah için varlıklarını feda edenler/şehitler, ne kadar ulu ve yüce makamlara ulaşırsa, kahramanlık ve şöhret hazzıyla yapılan her türlü uğraş ve çaba boşa çıkarılmış kuru gürültüden başka bir şey ifade etmez.

 

Kutsalla Ticaret Yapmak

Ne kadar kötü bir harekettir, zikir, tesbih, tevhid ve salavatla ticarî muhatabının kalbine hitap ederek onu etkilemeye çalışmak. Kutsalı kullanarak sözde ticaretini arttırmaya çalışanlar, “kendilerini ebedî kılacak” olanın, servetleri olduğunu zanneden gafillerdir. Vayl olsun bu din ve inanç tacirlerine…

İnsanları ticaret mekânlarına çekmek için, kutsalı kullananlar, müşterilerinin gözünü perdeleyerek Hakk’ın ve hakikatin şemsiyesi altından çıkanlardır.

Onlar o kadar zavallılardır ki, ticaret unvan ve mekânlarını kutsalın remiz ve simgeleriyle süsleyerek, hırs ve şehvetlerini tatmin etmenin şaşkınlığı içindedirler. Kutsalı araçsallaştıranlar, hakikati perdeleyen, gözleri kör, kulakları sağır, kalpleri kapalı, zihinleri bulanık, akılları donuk vicdan yoksunu şaşkınlardır.

 

Allah’ı Şahit Göstermek

Ticaretlerine ve yalanla kirlenmiş dillerine, Allah’ı şahit gösterenler, “hayvanlardan daha aşağı” mahlûklardır. Çok yüzlü maskelerle Allah adına, din adına yemin edenler ve onu kendileri için kalkan olarak kullananlar, ne kadar kötü fiillerin sahipleridir.

Her şeyin ışıl ışıl aydınlık içerisinde olacağı, gizlenecek bir yerin olmadığı, saklanacak bir melcenin (sığınağın) bulunmadığı gün de, Hâkimler Hâkimi’nin huzurunda insanlığın ve ümmetin yüzüne nasıl bakacaklar? Onlarkendilerini aldatırken, Allah’ı ve Ümmeti aldattıklarını zanneden zavallılardır.

            “Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken ‘Bana da vahyolundu’ diyenden ve ‘Ben de Allah'ın indirdiği âyetlerin benzerini indireceğim’ diyenden daha zalim kim vardır! O zalimler, ölümün (boğucu) dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara: «Haydi canlarınızı kurtarın! Allah'a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O'nun âyetlerine karşı kibirlilik taslamış olmanızdan ötürü, bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız!» derken onların halini bir görsen!” (En’am, 93)

 

Dalaletin ve Sefaletin Kahramanları

Islah edici postuna girerek, dalaletin ve sefaletin kahramanları kesilenler, Hz. Peygamber’in (s) “bizi aldatan bizden değildir” (Müslim, İman, 164)sözünün muhatapları olmaktan kurtulamazlar. O Peygamber (s) ki, Allah’ı ve mü’minleri aldatanları alçaltıcı bir temsille tasvir eder:

“Münafık iki koyun sürüsü arasında kararsız gidip gelen koyun gibidir. Bir ötekine gider bir berikine, hangisine tabi olacağını bilmez.”(Müslim, Sıfatü’l-Münafikîn, 17)

Kalpleri nifakla kirlenmiş istismar marazına bürünmüş, dünyevî perdeyle içlerindeki göstermeseler de, Basîr ve Âlim, her şeyi görür ve bilir. Onlar ancak yine de söz ve konuşmalarıyla sahteliklerini faş ederler. Samimiyetten yoksun görüntüleri, nifak alametleriyle “boyanmış”tır.

           

            Hayırlı Nimetler, Hayırlı Ameller

Eylemler, çabalar, gayretler, mücadeleler, niyetlerle sübut bulur. “Niyet”in, hayır olduğu durum ve haller, akıbeti de hayırlı kılacak büyük iyiliklere vesile olur. Hayırlı niyetler, hayırlı amellere götürür.

Şer üzerine bina edilmiş niyetler ise, hakikat bahçesine uğramaz; onlar, dalaletin ve sapkınlığın mezrasında Ebedi Olan’a inançlarını kaybetmiş, istismar bekçileridir/muhafızlarıdır.

“Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah, kâfirleri doğru yola iletmez.” (Bakara, 264)

 

Hâlis Niyetle Hayırlı Kapılar Açmak

Ancak iyi niyet sahipleri, riya ve çıkar sarmalına düşme riski olsa bile, Allah’ın rahmetiyle muhafaza olunacaklarınıumarlar. Küçük ameller, halis niyetlerin bereketiyle büyük hayırların kapısını açar. Büyük eylemlere de, nifak ve riya kokusu sirayet ederse, akıbet samimiyetten yoksun olduğu için zafiyete uğrar; nefis ve şeytanın istikametinde sapkın bir yola girilir

            Samimiyetten uzak riyakâr güruhu, sinsice emellerini arkadaşlık ve dostluğu kullanarak inanç istismarıyla gerçekleştirmeye çalışır. Kötülük ve şerleri zâhir olmadığı için her türlü nefsanî pazarlık içinde zehirlerini, şifa verecek ilaç kılıfında akıtırlar.

İnsan ve cemiyet, bu habis ruhlu sinsi karakterli, ruhlarını şeytana satmış münafık tiplerle kaos ve nifak içine düşebilir. Bunlardan ve zararlarından emin olmak için, onlara yaklaşmayarak erdem ve ihlâsın muhafazasına sığınmak gerekir.

           

            Samimiyet, Liyakat ve Emanet

Kötü ve zararlı kişi, erdem ve takva kisvesine bürünse de, ziyanlarından yara almamak için onlardan uzak durup, salihlerin samimiyet halkalarına dâhil olmak icap eder.

Niteliksiz kişilerin elinde olan görev ve vazifeler, istismara uğrayarak çıkar ve menfaat arzularının beslenme kaynaklarına dönüşebilir.

Liyakat ehli olanların, makam ve mevkilerini toplumun mashalatı adına -“emanet”leri korumayı- sürdürmeleri gerekir.

 

Güven Toplumunu İnşa Etmek

İstismarın panzehri, güven toplumunda bulunur. Nankörlük içinde iyiliğin karşılığında kötülüğün muhafızlığını yapanlar, çıkarın hazzından beslenirler. Güven ve itimat vasfıyla tecessüm eden erdem sahipleri emin ve güvenilir devlet ve milletler inşa ederler. Aksi takdirde riya ve gösteriş, ihlas makyajıyla sarmalanıp hakikat olarak sunulur.

Aşağılık ve kötü niyetli kimseler, zulmün kardeşleri olduğu için, hükümleri bâki olmaz. Âdil Olan Hakk Teâla, âlemlerde adaletini gerçekleştirdiği gibi, yerküre ve öte dünyada da adaletini gerçekleştirir.

Kötülük ve zulmün, dâim ve sürekli olamaması, O’nun Adaleti’nin tecellisiyledir.

 

İstismarın Temsilcileri

İstismarın temsilcileri, birbirlerini yakından tanırlar. Şerrin zuhuruna katkıları nedeniyle, alçaklık ve zilletin tüm yollarını bildiklerinden dolayı, kendilerinin istismar edilmelerine fırsat vermemeye çalışırlar. Onlar için muhataplarının zafiyeti, kendi engin (!) zekâlarıyla keşfedilir, aldatma yöntemleri hayata geçirilir.

Hâlbuki doymak bilmeyen nefisleri ve her zaman aç olan ihtirasları, bir taraftan şerden beslenirken, diğer taraftan aldanmanın ve aldatılmanın ateşinden çekinir, sakınır ve korkar.

Bundan dolayı istismar bataklığında hüsrana uğrayanlarla yarenlik ve arkadaşlıktan kaçınmak, istikamet için bir zorunluluktur.

Şu halde, Allah, Peygamber, din, millet, bayrak, vatan, devlet, namus, şeref öne çıkarılarak istismarın her türlüsünü meşru görmek ve bunu alabildiğince kullanmak sıradanlaşmaktadır.

 

Peygamber Adına Kutsama

Hz. Peygamber adına, onun sözcülüğünü ve kefaletiyle “günah çıkartma” ve kutsa(n)ma seansları yapan şarlatanlar ve din tâcirleri elbette her dönemde bulunacaktır. Unutulmamalıdır ki, Hz. Peygamber’in (s) vefatının akabinde nübüvvet ve peygamberlik iddiasında bulanan yalancılar (kezzâb) da çıkmıştır.

Daha sonraki dönemlerde de, Peygamberi, yanında veya bulunduğu mekânlardaymış gibi gösterip kendisine ve her yaptığına (hayır ve şerre) meşruiyet kılıfı/örtüsü geçirenler, esas “aldanan”ların kendileri olduklarını nihayetinde anlayacaklardır.

 

Nebevî Sembolleri İstismar Etmek

Ticaretlerini arttırmak amacıyla nebevî sembolleri ve remizleri istismar eden, din şarlatanlarının/çıkar ve menfaat kölelerinin hakikati perdelemesi mümkün değildir. Diğer taraftan vatan, millet, devlet, bayrak, ezan, namus, şeref gibi millî ve dinî sembolleri/kutsalları istismar ederek, hırsızlık, yolsuzluk ve güven tacirliği yapan sahte kahramanlar da, bilmelidirler ki, gerçek millet ve ümmet evlatları samimiyet ve halisliği keşfetme hususunda büyük bir basiret sahibidir.

Hakikatte gerçek âlim ve ilim adamı kimdir? Nasıl bir kimliğe sahiptir? Vasıfları nelerdir? sorularının cevaplarını aramaya çalışalım.

            Nübüvvet ve risâlet, Son Peygamber Hz. Muhammed’le (s) tamamlanmıştır. Onun mirası ve bıraktığı müktesebat, ancak ilim ehline nasip olmuştur. Zira “âlimler, peygamberlerin vârisleridir”.

 

            İlim Yolu Cennet Yoludur

İlim yolu, cennet yolu olarak tasavvur edilmiştir. İlim mertebesi, öyle yüksek bir derecedir ki, melekler âlimlerin önünde saygıyla kanatlarını yerlere serer. Yer ve gök ehli, âlim için duaların en büyüğünü ederler.

Semadaki kamer gibi, ilim ehli de kendisine gelen nuranî ve ruhanî bilgi ve hikmet demetlerini, taliplilerine yansıtır ve onları şavkıyla aydınlatır. Allah’ın kutlu elçilerinin mirasçıları olan âlimler, insanları ve toplumları, karanlığın ve cehaletin kesafetinden ilim ve irfanın nurlu aydınlığına taşır. Hz. Peygamber’in (s) ilim ve cenneti yan yana getiren ifadeleri ne güzeldir:

“Cenâb-ı Allah, ilim tahsil etmek maksadıyla yola çıkan kimseyi sonu Cennet’e ulaşan yollardan birine dâhil eder. Melekler, ilim tâlibinden öyle memnun olurlar ki, onun önünde kanatlarını yerlere sererler. Yerde ve göklerdeki bütün varlıklar ve hatta denizlerdeki balıklar âlim için istiğfar eder, Allah’tan rahmet dilerler. Âlimin âbide üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Şüphesiz, âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne dinar ne dirhem miras bırakmışlardır, onların mirası ilimdir. O ilimden nasibini alan insan, büyük bir bereket ve hayır kaynağına ulaşmış olur.”  (Ebu Davud, İlm, 1; Tirmizi, İlm 19; İbnu Mace, Mukaddime, 17)

 

Âlimler Vahdaniyete Şahitlik Ederler

            Âlimler ki, vahdaniyete (tek ilahlığa), Hakk ve meleklerle birlikte şahitlik ederler. (Âl-i İmrân, 18). İlim ehli aynı zamanda, iman edenlerle birlikte mertebeleri yükseltilen bir “seçkinler topluluğudur.” Bu yüksek dereceler, onlara bir kutsiyet atfedilmesi için değildir. Bilakis bu makamlar Hakk Teâlâ’nın bahşettiği ilmin yüzü suyu hürmetine nâil olunan ilahî ayrıcalıklardır.

Bu kutsî imtiyazlar, sanılanın aksine, daha büyük sorumlulukları beraberinde getirir. Hakikati bilmenin mesuliyeti, câhilin bilgisizliğinin sorumluluğundan daha ağır ve netamelidir. Dolayısıyla âlimler, “içleri titreyerek” korkan kullardır.

“...Allah'ın kulları arasında ondan en çok korkan âlimlerdir.” (Fâtır, 28)

 

“Kitap Yüklü Merkepler”

İlim, Alîm’in (Her Şeyi Bilen) Bilgisi’nden nasiplenmeyi gerektirir. Dolayısıyla Allah’ın ilmi, âlimi besler ve donatır. Âlim, bilginin “babası” değildir. Çünkü salt bilgi, insanı, -ilâhî ifadeyle- “kitap yüklü merkepler” derekesine düşürür.

İlim, amel ile kıvama erer, hakikatin perdelerini aralar, âlim aşkınlığın lezzetinden tat alır. Ameli işaret eden ilim, hakikatin rotasını belirlemiştir. Nihayetinde “hiç bilenlerle bilmeyenler bir” ve aynı olur mu? (Zümer, 9).

“Bilmiyorsanız ilim erbâbına sorunuz. “ (Nahl, 43)

            İlimden nasipsiz olan câhiller, dünya hayatının servetlerine ve hazlarına tâlip olurlar, kendilerine ilim verilenler ise, iman edip hayırlı, salih amellerin peşine düşerler. İstikamete ulaşmak belki zordur ama imkânsız değildir. İlim yolunun en büyük silahı ve gücü, sabırlı ve istikrarlı olmaktır.

 

            Âlimler İlim Bahçelerinin Balarılarıdır

            İlim bahçeleri, âlimlerin mekânıdır. Âlimler, o bahçenin bal arılarıdır. Nihayetinde hikmetli ve bereketli ürünler, onların lisanında/kelamında söylenmeyi ve kaleminden yazılmayı beklemektedir.

            Âlim, kendisine bahşedilen akıl nimetiyle, bütün ihsanların farkına varır. İlim tahsili ve talebe yetiştirmekle bu nimetlerin borcunu ödemektedir. Âlimler, aynı zamanda âkildirler,  âriftirler. Onlar, öğrendikleri bilgilerle tevekkül ederek, Allah’ın vekâletinde bilmediklerini de öğrenirler.

 

            İnce Anlayışlı Âlim  

Yaratan, “kulu için hayır dilediğinde onu dinde Allah’tan korkan, dikkatli ve ince anlayışlı, ayrıntılı bir şekilde bilen âlim” yapar. O, ilim erbabını, bunların yanında doğru istikamete götürecek akıl ve idrakle mukavemetli kılar.

            Derin bilgi sahibi âlim ve güzel ahlâklı insanda nifaktan söz edilmez. Fitne ve iftira, âlimlikle bağdaşmaz. İnsanların en erdemlisi olan âlim, kendisine ihtiyaç duyulduğunda yardıma koşandır.

Zâlim ve güçlü karşısında hakikati söylediğinde, etrafında onu destekleyecek kimse olmasa bile, hakikî âlim ilmiyle vakarlı bir tavır takınır. Hırs, şehvet ve inadı, onu yoldan çıkarmaz, şeytanın vesvesesinin ve nefsani hazların kurbanı olmaz. Benliğini kutsayan nefsi, onu aldatmaz.

 

“Uyarıcı ve Kurtarıcılığın Kendisinde Birleştiği” (!) Sözde İlim Erbabı

Sözde ilim erbabı ise, cehaletin gücüyle enaniyetin onu şımartmasıyla kendisini yarı-tanrı zanneder. Zanneder ki, bilgi, onunla kemâle erer. İnsanlığın kurtuluşunu kendisinde vehmeden bir “mesih”/kurtarıcıya dönüşür. Uyarıcı ve kurtarıcılık, onda birleşmiş, hakikat onda tecessüm etmiştir. Bilmez ki, Hatemü’l-Enbiya’nın (s) dediği gibi, “iman çıplaktır; onun örtüsü takva, süsü hayâ ve meyvesi ilimdir.” (Ebu Derda)

            İnsanların arasında nübüvvet makamına en yakın olanlar, ilim erbabı ve Allah yolunda çalışan ve savaşanlardır (cihad ehli). İlim ehli, insanlığı, peygamberlerin getirdiği ilahî ilke ve düzene yönlendirir. Cihad ehli olanlar ise, bu ilahî nizamı silahlarıyla muhafaza etmek için tüm varlıklarıyla mücadele ederler. (Ebu Nuaym)

 

            “Âlimlerin Efendisi”nin Dilinde İlim Ehli

            Hz. Peygamber (s) âlimleri anlatırken, onların vasıflarını da birer birer ifade eder: Bir kabilenin ölümü, bir âlimin ölümünden ehvendir. İlim yolunda derin görüş sahibi olanlar, farklı değerler taşıyan madenler içinde altın ve gümüş gibi olanlardır. Her dönemde değerlerinden hiçbir şey kaybetmezler.

            O âlimler ki, Ceza Günü’nde yazdıkları eserlerin mürekkebiyle tartılırlar, tıpkı şehitlerin kanlarıyla tartıldığı gibi.

            Dininde bilgi sahibi olan âlim, Hafız’ın (Koruyan ve Muhafaza Eden) koruması altındadır. Zorluk anlarında ilim erbabı, Hakk’ı yanında bulur, onu rızıklandırır. Bundan dolayı âlim, Yaratan’ın yeryüzündeki emin kuludur.

           

            İlim Adamı:  Akıl ve Erdemin Muhafızı ve Hakikat İnsanıdır

            Âlimler ve yöneticiler, fesada düşerse toplum çöker, ancak onlar ıslah olurlarsa, insanlık kurtulur. Gerçeği haykırdığını zannederek, cemiyeti felakete ve fitneye sürüklemek, ilim adamının hayat kitabında yazmaz. İlim adamı, Rahman’ın rızasını alarak akıl ve erdemin muhafazasına sığınan hakikat insanıdır.

            Âbid olan kul, âlim olan kulun ilmine ve ferasetine muhtaçtır. İbadetini, ilmin işaretinden mahrum bir şekilde yapan kimse, ubudiyetin (kulluğun) nefasetinden habersizdir.

            O âlimler ki, ilimle en büyük şerefi kazanmışlardır. Zira rütbelerin en yükseği, ilim mertebesidir. Onlar peygamberler ve şehitlerle, Hakk’ın kendilerine verdiği ilahî imtiyaz ve ayrıcalıklarla öte dünyanın şereflilerinden olacaklardır.

 

            Sahte Âlimler Şeytanın Aldatmalarına Namzettir

            Sahte âlimler, şeytanın aldatmalarına namzettirler. Dinin temeli olan ilimle mücehhez olan âlimler, aldatmaktan ve aldatılmaktan uzaktır. Çünkü onlar, hakikatin özgür sedasıdır. O ilim adamları ki, zalim ve despot yöneticiler karşısında bile, hakikatin sözcülüğünü yapmaktan çekinmezler. Bilirler ki, zâlim yöneticinin karşısına gerçeği haykırmak, âlimlik makamının izzetindendir. 

            Hakikat Peygamberi’nin (s) hikmetli sözleri, sözde ve sahte âlimleri ne güzel anlatır:

            “Şüphesiz Allah, ilmi insanların ellerinden çekerek almaz, ilmi, âlimleri almakla alır. Âlimlerden kimse kalmayınca, insanlar câhil başkanlar edinirler, onlara sorarlar, onlar da fetva verirler, hem kendileri saparlar, hem de onları saptırırlar.” (Buhari)

           Şu halde ilim, Allah için yapılır. İlim adamı, çıkar ve menfaati için ilimle uğraşmaz. O, Karun gibi, “bilgisinin kendinden olduğu” vehmine ve gururuna kapılmaz. Nam ve şöhret için ilim tarlasında hikmet aramaz.

Başkaları ilmine ve ilminden dolayı kendisine hürmet göstersin diye ilim tahsilinde bulunmaz ve böyle faydasız hazza tâlip olmaz. İlmi, zenginleşmek ve varlık sahibi olmak için araçsallaştırmaz. Bununla birlikte zengin olmak için de ilmi terk etmez.

 

Gerçek Âlim Kur’ân’a ve Sahih Sünnete Tâbi Olandır

            Gerçek âlim ve ilim adamı, Âlemlerin Rabb’inin indirdiği Kur’ân’a ve O’nun gönderdiği Peygamber’in (s) sahih sünnetine tâbi olandır. Bu itaat, onu mütevazı olmaya sevk eder. O âlim ki, “bilmediğini bilmenin” basiretiyle hareket eder.

Öğrendikçe, cehaletinin farkına varır. Zira Her Şeyi Bilen (Alîm), bilginin “çok azını” âlime ikram etmiştir. Hakikî âlim, Yaratan’ın kendisine bütün bilgileri bahşetmediğinin farkında olandır. Yunus’un ifadesiyle;

İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin

Ya nice okumaktır

            Hakikî âlim, bildikleriyle övünmez; bilmediklerinden dolayı ıstırap çeker, içi sıkılır, pişmanlık duyar. Bundan dolayı ilim adamı, riya ve gösterişin vasıtası ol(a)maz.

 

            Âlim: Sorumluluğu Hisseden Âkil İnsandır

             Âlim, insan ve toplumun sorumluluğunu en çok hisseden âkil kimsedir. “Âlimler yeryüzünü aydınlatan/ışıtan kandillerdir”. Dolayısıyla kandiller sönerse veya yakıtları biterse, âlem karanlığa ve zillete düşer. Nitekim “ilim erbabının ölmesi, âlemin felaketlerle” karşılaşmasına sebep olur.

“Bir âlimin ölmesi, bir şehir halkının ölümünden daha büyük zararlara neden olur”. Bir bölgeyi veya coğrafyayı, ilim ve âlim terk ederse, o bölge hakikat ve hikmet rahmetinden mahrum kalır, kuraklaşır ve çölleşir; nihayetinde zulmet ve inkârın hâkimiyetine girer.

            Gerçek ilim adamları, ikaz ve nasihatlerle insanı ve toplumu dinamik tutan hakikat erenleridir. Onlar devraldıkları peygamberî mirası, insanlığın kurtuluşu/geleceği için ilahî ve nebevî istikamet üzere yaşayan ve yaşatanlardır.

 

 


[1] İstanbul Üniversitesi.          

 

Sayı 8

Temmuz-Haziran 2020

Sayı 7

Ocak-Haziran 2020

Sayı 6

Temmuz-Haziran 2019

Sayı 5

Ocak-Haziran 2019

Sayı 4

Temmuz-Haziran 2018

Sayı-3

Ocak-Haziran 2018

Sayı 2

Temmuz-Haziran 2017

Sayı 1

Ocak-Haziran 2017