Tarihin İstismarı ve İslâm Geleneğinde Siyer Algısı

Tarihin İstismarı ve İslâm Geleneğinde Siyer Algısı

Tarihin İstismarı Ve İslam Geleneğinde Siyer Algısı

Prof. Dr. Ahmet Keleş

Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Giriş

En genel anlamıyla tarih, herhangi bir zaman-mekânda vuku bulan insan eyleminin adıdır. Bu anlamıyla “tarih”,tarihsel bir gerçekliğe tekabül eder ve tam da bu nedenle ancak insanın tarihinden söz edilebilir. Bu itibarla tarih, bir “tinsel bilim” olarak tamamen insana özgüdür. İnsanın dışındaki şeylerin/varlığın tarihi de yine insana bağlıdır. Çünkü onlardan bir varlık olarak sadece insan söz eder ve kendi tarihi bağlamında onları anlamlandırır. Yaşadığı zamanı, coğrafyayı ve içinde yer aldığı evreni tarihinin ayrılmaz bir parçası olarak zikreder. İşte bu yüzden hem zaman hem de mekân insan tarihinin zorunlu unsurları olarak tarihteki mümtaz yerlerini almışlardır. Nasıl ki insan olmadan tarih olmazsa zaman-mekân olmadan da reel bir tarih var olamaz, gerçekleşemez.

Hiç şüphesiz ki her tarihî olay kendine özeldir ve zâtî bir karşılığı vardır. Ancak bu tarihî olgunun ait olduğu genel tarih içinde de ayrıca bir yeri/konumu vardır. Yani tarih, hem özel hem de genel olmak üzere bir anlama ve gerçekliğe sahiptir. Bu gerçeklik, onun zaman-mekân bağlamındaki reel tarihiliğidir ki bu yönüyle o,“her ne ise o” olarak zâtî bir değer ifade eder. Bu zâtî değer her türlü değerlendirmeden bağımsızdır. Genel anlamda “Tarih” dediğimiz olgu da budur. Tarihte olan ve tarihsel olan gerçeklik…

İnsanoğlunu,“tarihi olan bir varlık” kılan yegâne şey onun kalıcı/ebedi olma arzusudur. İnsan, doğası gereği mevcutla/olanla yetinmediği gibi elinde olanı/mevcudu kaybetmek de istemez. Bu itibarla “beşerî tarih”, insanın kalıcı/ebedi olma çabasının tarihidir diyebiliriz. Ferdî olarak kalıcı olmayı başaramayan insanoğlu bunu tarih olarak başarmıştır. Eylemlerini; sözlü, yazılı ve sanatsal yollarla ait olduğu zaman-mekândan daha sonraki zaman-mekânlara aktarabilmiş vebu da onun bir tarihinin olmasını sağlamıştır.Bu aktarma isteğinin aktaranlar için bir anlamı ve amacı olduğu gibi kendilerine aktarılanlar için de ayrı bir anlamı ve amacı vardır. İşte tam da burada tarih; aktaranların tarihi, kendilerine aktarılanların tarihi ve kendinde şey olarak tarih olmak üzere farklılık arz eder. Aşağıda ele alacağımız tarihin/siyerin “İstismarı” bu çerçeveye girmektedir.

Siyerin/Tarihin İstismarının Anlam ve Mantığı

Reel tarih insanoğlunun yaşamının gerçek fotoğrafıdır. Tarihî olayları ardışık (diachronic)  zincir halkalarından oluşmuşbir süreklilik olarak görecek olursak her bir halkanın kendine özgülüğünün yanında bir önceki ve bir sonraki halka ile de doğrudan bir ilişkiye sahip olduğunu fark ederiz. Özellikle Tarih Felsefesiyle uğraşan bilim insanları bu ilişkiyi bulmaya ve varsa bu ilişkinin bir ilkesini tespit etmeye çalışmışlardır. Tarih Felsefesi alanındaki farklı yaklaşımlar ve ortaya çıkan ekoller de bunu göstermektedir. Hangi türden yaklaşım esas alınırsa alınsın “Tarih” zatında ne olduğundan daha çok kendisinden sonraki tesiri ve önemi açısından dikkate değerdir. Çünkü insan için tarih “olmuş olan” iken “gelecek”ise henüz “olmamış olan”dır. Olmuş olanı değiştirmek imkânsız iken olmamış olanı değiştirmek en azından bir ihtimal olarak mümkündür. İşte bu mümkün olanı bilfiil haline getirmedeki katkısı açısından “Tarih” kendi zamanından daha çok gelecek üzerinde etkindir. En yaygın olan klişeyle ifade edecek olursak; “tarihten ibret almak” ifadesi bunu ifade etmektedir. Tarihi, ibret alınıp ders çıkarılacak bir laboratuvar olarak görmek tarihe en yaygın olan bakış açısıdır. Ancak o, ne kadar ironiktir ki, tarih boyunca ders ve ibret aracı olmaktan ziyade geleceği kurgulayan ve geleceğin “oluş”unu, tabir yerindeyse “kaderçizgisini” belirleyen bir konumda olmuştur. Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse tarihin aktörleri kendi reel tarihlerini büyük ölçüde geleceği belirlemek ve yönlendirmek üzerine inşa ederler. Çünkü felsefî olarak “şimdi” her zaman gelecek ile temellenir. Bu yaklaşıma göre “şimdi” geleceğin yol haritasını belirler. İşte istismar da burada kendisini gösterir. Çünkü tarih artık sadece tarih değil tarihi oluşturan bir şeydir.

Sonuç olarak “Siyer istismarı”,tarihin zatında ne olduğundan ziyade ne işe yaradığıyla ilgilidir. Özellikle de Müslümanların tarih algılarında “eski” olanın her zaman daha değerli olduğu ve “yeni” olanın da ancak “eski olanın” onayladığı kadar meşru ve değerli olabildiği bir gelenekte “eski” her zaman istismara açık demektir. Çünkü bu derece etkin ve belirleyici bir konum, bir otorite, bizatihi istismarın mevzuudur. “En değerli çağ benim çağım sonra ondan sonra gelen, sonra ondan sonra gelendir” rivayetinde dile getirilen “zamanın değerli” oluşu ve bittabi zamanda var olanların da hayırlı ve değerli oluşları onları her türlü istismara açık hale getirmiştir. Her “yeni” olan şey meşruiyetini ancak eski bir mercie dayanarakkazanabiliyorsa yeni olan her şey kendisine meşruiyet sağlayacak bir “eski” bulmak zorundadır ki bunun anlamı da açıkça şudur: Yeni olanbir şey ya gerçekten kendisine reel bir geçmiş bulacak veya işine yarayacak bir geçmiş uyduracaktır. Tüm hadis uydurmacılığının ana mantığını işte bu istismar oluşturur. Hz. Peygamber’in; “Kim benim söylemediğim bir sözü bana isnat ederse cehennemdeki yerine hazırlansın” hadisi bile tek başına siyer istismarının bir belgesidir. Çünkü bu hadise göre Hz. Muhammed kendisinin istismar edileceğinin farkındadır ve ümmetini de bu konuda uyarmaktadır. Hadis kaynaklarımızda yer alan bilgilere göre binlerce hadis uydurduklarını itiraf edenler bu gerçeğin şahitleridirler.

Muhammed Âbid el-Câbirî,sözünü etmeye çalıştığım Siyerin İstismarı konusunu müstakil olarak eserlerine konu etmiş çağdaş bir kültür tarihçisi ve filozofudur. Merhumun ifadesiyle geleneğimizdeki “TedvinAsrı” ideolojik tarih okumalarının ve siyer istismarının en yoğun yaşandığı süreçtir. “Arap İslam Aklının Oluşumu”, “Arap İslam Kültürel Aklının Oluşumu”, “Arap İslam Siyasal Aklının Oluşumu” ve “Felsefî Mirasımız ve Biz” adlarıyla Türkçeye çevrilen eserlerinde ifade etmeye çalıştığım sorunları ele almıştır. Câbirî, “Tedvin Asrı” diye kavramsallaştırdığı ilk üç asrı daha sonraki tüm zamanların tarih algılarını ve yorumlarını belirleyecek bir süreç olarak tanımlar. Bu süreç, sürecin gerçek aktörleri tarafından öyle bir hale getirilmiştir ki onu dikkate almadan neredeyse hiçbir tarih/siyer okuması ve yorumu yapma imkânı yoktur. Asr-ı Saadet, Hz. Muhammed ve sahâbe nesli hatta İslam öncesi cahiliye devribüyük ölçüdebu süreçte projelendirilmiştir. Bu projenin aslî âmili de iktidar-muhalefet mücadelesi ve fırkaların kendi aralarındaki dini anlama ve yorumlama farklılıkları olmuştur.

Hadis Edebiyatı içinde oldukça geniş bir yer tutan “Fiten ve Melâhim” rivayetleri müstakil eserlerde toplanacak kadar çoktur. Bu rivayetlerin tamamını Hz. Muhammed’e ait olarak görmek ilmin ciddiyetiyle bağdaşmaz. Çok fazla tarihi ayrıntılar ihtiva eden bu tür rivayetler, en iyimser ifadeyle, tarihte gerçekleşen olumsuz gelişmelere verilen tepki ve duyarlılığın Hz. Peygamber’in diliyle ifade edilmesinden ibarettir. Söz konusu rivayetleri üretenler kendilerince; “bugün Hz. Muhammed olsa ve bu olaylara şahit olsa idi böyle söylerdi” şeklinde bir kanaate sahip olmalıdırlar. Bu kanaat ve mantık iyi niyetle yapılmış bir peygamber istismarıdır. M. Said Hatiboğlu bu durumu, Müslüman gelenekteki siyasi sorunları ele aldığı önemli bir çalışmasında şu ifadeleriyle değerlendirmektedir:

“Hz. Peygamber’in vefatından sonra görüyoruz ki, İslam ümmetinde vuku bulmuş siyasî, fikrî ve içtimai her türlü hadise, müspet veya menfi şekiller altında hadislerle de ifade edilmiş durumdadır. Bir Hâricî’nin; “Biz bir davayı benimsetmek istediğimiz zaman onu hadisleştirirdik”, itirafını her dava sahibinden duymaya lüzum yoktur.  İslam hayatında her türlü cereyan, ifadesini hadislerde bulmuştur.Hangi sahada olursa olsun, birbirinden farklı, çeşitli fikirler arasında bu noktada gözetilecek hiçbir tefrik yoktur.[1]

Yukarıdaki iktibas, Hz. Peygamber’in otoritesinin nasıl istismar edildiğine dair oldukça hayati bir gerçeği dile getirmektedir. İsmail Hakkı Ünal’ın; “Hz. Peygamber’in Dilinden Konuşturulan Tarih: Yere Batırılacak Ordu Rivayeti[2] başlıklı makalesi tarihin istismarı hususunda son derece önemli bir örnektir. Hz. Peygamber adına bu rivayetler uydurulurken amaçlanan şey bir taraftan tarihin seyrinde etkili olmak diğer taraftan da Hz. Peygamber’in otoritesini istismar etmektir. Bu tür istismarlar bilinçli bir şekilde olabildiği gibi bazen de zaman içinde dönüşmek suretiyle de olabilmektedir. Örneğin naçizane kaleme aldığım; “Hilafet benden sonra otuz senedir” rivayetine dair makalem sahabenin yorumlarının (Mevkuf Hadis) zamanla nasıl Hz. Peygamber’in sözlerine (Merfû’ Hadis) dönüştürüldüğünün çok açık bir örneğidir. Hadis Usûlünde oldukça önemli bir yeri olan “Tasarrufâtu’r-Râvî” ve “Ziyâdâtü’s-Sikât” kavramları konumuzla doğrudan ilgilidir.

Burada bir yanlış anlamayı tashih etmek amacıyla şu hususun altını çizmeliyim: Elbette reel bir tarih vardır. Bize intikal ettirilen tarih bütünüyle uydurulmuş değildir. Bu hem mümkün hem de işlevsel değildir. Ancak ifade etmeye çalıştığım şey tarihin nasıl ve neden istismar edildiğidir. Ayrıca bu istismarın boyutları da bireysel olmaktan ziyade kurumsaldır. İktidarların ve muhalefetlerin bilinçli bir şekilde gerçekleştirdikleri bir istismar faaliyetinden söz ediyoruz. Şimdi doğrudan bazı siyer örnekleriyle konuya ışık tutmaya çalışacağım.

Bir İstismar Örneği

Hz. Muhammed’e (a.s.) ilk vahyin Hıra Mağarasında geldiği tarihsel bir gerçek olarak kabul edilir. Bu hususta ciddi bir sorun yoktur. Ancak vahyin nasıl geldiği ve Hz. Muhammed’in de bu ilk vahye nasıl mazhar olduğu konusunda ciddi sorunlar vardır. Özellikle de vahiy meleğiyle Hz. Muhammed arasında gerçekleşen diyalog konusunda... Neden? Çünkü konuyla ilgili rivayetlersadece tarihi bir durumu anlatmayı amaçlamaz bilakis oluşması istenilen “Peygamber” tasavvuruna hizmet eder. Bu nedenle vahiy meleğinin kendisine; “Oku”, dediğinde ona hangi cevabı verdiği tarihle değil tarihi nasıl anlamamız gerektiğiyle ilgilidir. Bu nedenle; “Ben okuma bilmem” cevabı ile “ne okuyayım” cevabı arasındaki gerilim reel tarihin tespiti bağlamında yaşanmayıptamamen oluşması istenen peygamber imajıyla ilgilidir.

Tâhâ Hüseyin’in Cahiliye Şiiri üzerine geliştirdiği tezinin mantığı da arz etmeye çalıştığımız istismarın iyi bir örneğidir.Ona göre Emeviler devrinden itibaren başlayan “geçmişin uydurulması” tamamen tarihe yüklenen anlam ve misyon ile ilgilidir. Özellikle 19. Yüz yılda rağbet gören “Ulus Devlet” anlayışı her ırkı kendilerine bir mitoloji bulmaya zorlamış ve şu veya bu şekilde de bulmuşlardır… Neden buna ihtiyaç duyulmuştur? Çünkü tarih, inşa edeceğimiz geleceğin olmazsa olmaz asli zeminidir. Bu zemini nasıl tasarlarsanız o şekilde istikbale yürüyebilirsiniz. Son zamanlarda sıklıkla duyduğumuz “Resmi Tarih”, “Gerçek Tarih” ayrımı da bu mantığı ve istismarı ifade eder.

Sonuç olarak tarihin istismarıyadsınamaz bir gerçektir. Bu, kültürlerin devamı açısından bir gerekliliktir. Tarihin zatında ne olduğu elbette çok önemlidir. Ancak, tarihin bugün bizim için “ne olması” gerektiği çok daha önemlidir. Çünkü “şimdi” ve “gelecek” geçmiş üzerine temellenecektir. Bu da geçmişin bugünde istismarını makul ve mantıklı kılmaktadır. Tarihçiler ile hadisçilerin ortak zemini olan “geçmişin tespiti” ancak bu istismarın izini doğru sürmekle mümkün olacaktır. Bizim gibi akademik çalışma alanları tarih olan bilim insanları söz konusu istismarın tarihi seyrini ne ölçüde iyi gözlemlerlerse o ölçüde tarihsel olana, verili tarihe ulaşma şansları olabilir. Bu da bize, tarihî olayları öncelikle kendi tarihsel koşullarında görebilmemizi dayatırken aynı zamanda söz konusu tarihsel olayların bize ulaşıncaya kadarki süreçte hangi istismara konu edildiklerini görmemizi de şart koşar. Bu itibarla şu hususların altını çizebilirim:

  1. Her tarihi olay bir kereliktir ve tarihsel bir gerçekliğe sahiptir. Bu, tarihi olayın bizatihi kendi gerçekliğidir. Her türlü yorumdan ve istismardan bağımsızdır.
  2. Tarih, ancak daha sonrakilerin yorumuna konu olduğunda bizim konumuz olan “Tarih” haline gelir. Yorumlamak zımnen istismarı içerir.
  3. Tarihin, şimdi ve geleceğin inşasındaki hayati rolü dikkate alındığındaonu yorumlamaktan soyutlayamayız. Her yorum bir yeniden inşave her yeniden inşa da bir istismardır. Tabii ki tümüyle olumsuz anlamda değil…
  4. Tarih, kendi tarihsel gerçekliğinden ziyade gelecek için daha işlevseldir. Bu özellik onu her türlü istismara açık kılmaktadır. 

 


[1] Mehmed Said Hatiboğlu, “Hz. Peygamber’in Vefatından Emevîlerin Sonuna Kadar –Siyâsî-İctimâî Hâdislerle Hadis Münasebetleri-, Basılmamış Doçentlik tezi, s. 4-5.

[2] Hz. Peygamber’in istismarı ve tarih algısı hakkında bkz. İsmail Hakkı Ünal, Hz. Peygamber’in Dilinden Konuşturulan Tarih: Yere Batırılacak Ordu Rivayeti, İslamiyat, C. 1, S. 2, 1998.

Sayı 8

Temmuz-Haziran 2020

Sayı 7

Ocak-Haziran 2020

Sayı 6

Temmuz-Haziran 2019

Sayı 5

Ocak-Haziran 2019

Sayı 4

Temmuz-Haziran 2018

Sayı-3

Ocak-Haziran 2018

Sayı 2

Temmuz-Haziran 2017

Sayı 1

Ocak-Haziran 2017


Prof. Dr. Ahmet KELEŞ