Kur’ân-Siyer İlişkisi Bağlamında Vahiy

Kur’ân-Siyer İlişkisi Bağlamında Vahiy

İnsanoğlunu yaratmakla ona bir sorumluluk yükleyen ve bunu, âdeti üzere onun kaldırabileceği ölçüde yapan Hz. Allah, bu defa Mekke’yi ve oradaki kulu Muhammed’i seçerek insanlara hitap etti. “Neden Mekke?, neden Muhammed?” gibi soruları anlamlı ve gerekli bulmasam da, bir ilahiyatçı-tarihçi olarak, vuku bulan ve neticesi belli olan bir olay hakkında konuşmanın rahatlığıyla bir takım hikmetler sayabilirim.Ancak bunlardan daha önemlisi bence, Hz. Allah’ın insanı neden muhatap aldığı ve ona yüklediği sorumluluğun mahiyet ve neticesidir. Çünkü Mekke olmasa da Ankara olsaydı, Ankara değil de, Paris veya Kahire olsaydı, kanaatimce, muradı ilahi ve Allah-beşer ilişkisi açısından değişen hiçbir şey olmayacaktı. Çünkü Hz. Allah daha önce de binlerce kez, birçok coğrafyaya aynı şekilde yönelmiş ve muhataplarıyla buluşmuştu. Bu kez değişen, sadece mekân ve yeni yüzlerdi.

Mekke’de doğru sözlü olduğu ve yalan söylemediği için “Emin” lakabıyla anılan Muhammed (s), 40 yaşında ve içindeki yalnızlık arzularını Mekke yakınlarındaki Hıra Mağarası’nda tatmin ederken,tüm peygamberlerde olduğu gibi, beklenmedik bir anda Vahiy Meleği ile muhatap oldu. Melek Cebrail önce Fatiha, peşine de Alak Suresi’nin ilk beş ayetini getirerek, ona, peygamberlik göreviyle taltif edildiğini bildirdi ve gitti. Ne olduğunu anlamadan ve anlamlandıramadan,şaşkınlık içinde evine dönen Hz. Muhammed, böylece peygamberlik görevini almış oldu (27 Ramazan H.Ö. 13/20 Ağustos 610) ve bir süre sonra insanları tevhide çağırmaya başladı.Burada vahiy-resul ilişkisi ve seyrini anlatırken, gündeme gelen bir takım problemlere temas ederek onları tartışmaya, bu arada da bazı değerlendirmeler yapmaya gayret edeceğim.

Öncelikle daha sonraları karşımıza çıkan, “tebşirat”, “şevahid” ve “delail” edebiyatı açısından meseleye baktığımızda, “Resulullah, doğmadan çok önce peygamberdir, âlemler onun hatırına yaratılmışlardır ve hatta tüm peygamberler onun gelmesi için gelerek süreci tamamlamışlardır. Hâlbuki aşağıda ele alacağımız ilk vahiy tecrübesi hakkındaki rivayetler, aslında Allah Resulü’nün “daha önceden peygamberlik beklentisi veya önbilgisi” içinde olmadığının delilidir. Yani Resulullah 40 yaşına kadar, daha sonra peygamber olacağına işaret olabilecek herhangi bir olağan ve olağanüstü bir durumla karşılaşmamıştır. Fakat bu edebiyata baktığımızda, Hz. Peygamber, mahlûkatın kendisine verdiği “es-Selamu Aleyke yâ Resulellah* türü selam ve hitaplardan, peygamberliğinin beklentisi veya en azından merakı içerisinde olması gerektiğini anlayabiliriz. Veya üzerinde sürekli bir bulutun gezmesine bir anlam yüklemesi, çocukluk ve ergenlik dönemlerinde, kendisinin beklenen peygamber olacağının anlaşılmasından dolayı geçirdiği çok sayıdaki suikast girişimleri sebebiyle, gençlik ve sonraki dönemlerinde sürekli kaçak yaşaması ve saklanması veya güya amcasının onun için çoğu kez yaptığı gibi korunması veya sürekli muhafızlarıyla gezmesi gerekmekteydi. Böyle olmadığına dair rivayetler veya böyle olduğuna dair az da olsa olsa görülebilecek rivayetler, Müslümanların diğer ümmetlere karşı Hz.Peygamber’in onların peygamberlerinden “üstünlüğünün delili” için kullanılmak üzere üretilmiş malzeme olarak görülmesi gerektiği kanaatindeyim.

İlk Vahiy

Allah Resulu’nün ilk vahiy alışını anlatan rivayetlerden çıkardığım şudur: Resulullah, mağaradayken Cebrail kendisine, “Iqra’=Oku” (yani “duyur”) demek suretiyle, “Risaletle görevlendirildiğini duyurmasını” istemiştir. Hz.Peygamber de, “mâ eqrau” derken “neyi duyuracağını bilmediğini” ifade etmiştir. Önce Kur’ân’ın özeti mahiyetindeki Fatiha Suresini, peşine veya ertesi günkü gelişinde de Alak Suresinin ilk ayetlerini alan Hz. Peygamber,ilk anda pek anlam veremediği ve hatta anormal ve sevimsiz bu olayları, kısa bir sürede idrak ederek, vazifesine başlamıştır.Rivayetlere göre, kısa bir müddet sonra Hz. Hatice, Allah Resulü’nü Hıristiyan olan ve Tevrat ve İncil’i iyi bilen yakın akrabası Varaka b. Nevfel’e gitmeye ikna etti. O, Resulullah’ın anlattıklarını dikkatle dinledi ve anlattıklarından Hz. Muhammed’e Peygamberlik vazifesi verildiğini çıkardı. Ancak Hz. Peygamber’in, kısa da olsa çok uzun gelecek ve psikolojik sıkıntıya girdiği ilk günlerinde, Varaka’nın dediklerine dair bir gönderme yapmadığını, bu bilgilerin herhangi bir şekilde bir daha gündeme gelmediğini görmekteyiz. Allah Resulü sadece işin mahiyetini iyice idrak etmek için birkaç kez daha Hıra Mağarasına gitmiş her seferinde Cebrail’le karşılaşmış ve hatta bir keresinde Necm Suresinde de anlatıldığı gibi onu gerçek haliyle görmüş ve çok korkmuştu.

Vahyin İnişinin Kesilmesi (Fetretü’l-Vahy)

Hz. Muhammed, ilk olanları anlamlandırmaya çalışırken Cebrail bir daha görünmemişti. Bu durum onun meseleyi gündeminde tutmasını ve sürekli konuyla meşgul olmasını sağlamak için olduğu anlaşılmaktadır. Bu onu sürekli gergin ve teyakkuzda olmaya itmiş, Cebrail’in yeniden kendisine gelmesini beklemeye başlamıştı. Olay Mekke’de duyulmuş fakat Cebrail de bir daha görünmez olmuştu. Bu durum Hz. Peygamber’i çok üzmüş, ümitsizliğe düşürmüş ve yaşadığı tecrübenin, söylenen ve düşünülenden farklı bir şey olabileceği endişesini taşımaya başlamıştı ki, üç ay kadar devam eden bir aradan sonra Cebrail yeniden gelmiş ve kendisine bir daha kesilmemek üzere Kur’ân’ı vahiy etmeye başlamıştı.Bazı rivayetler vahyin üç yıl kadar kesildiğini ve bu vesileyle Allah Resulu’nün iyice vahye hazırlatıldığını ifade ederler. Bu süreyi kabul etmek uygun görünmemektedir. Çünkü üç yılın çok uzun bir süre olarak, Risalete hazırlanmayı değil, bilhassa yaşanan bu tecrübenin anlamını yitirmesine hatta unutulup ciddiye alınmamasına sebebiyet vermesi daha muhtemeldir. Ayrıca bu üç yılın, üç yıl süren ‘gizli tebliğ’ faaliyetiyle karıştırıldığını da düşünmek mümkündür. Çünkü süre itibarıyla fetret dönemi üç yıl, gizli tebliğ dönemi de üç yıl, birlikte altı yıl eder ki, bu süre içinde yani beşinci yılda başlayan Habeşistan’a Hicret’in gerekçesi olan işkence ve baskıya zaman kalmamaktadır. Yani en azından hicrete gerekçe olacak birkaç yıla daha ihtiyaç duyulmaktadır. Bu gerekçelerle fetretü’l-vahyin çok kısa sürdüğünü ancak merak ve endişe doğuracak kadar da devam ettiğini kabul etmelidir ki,bunu ifade eden ‘üç ay’ rivayetlerini makul ve tercihe şayan görmekteyim.Rivayetlere göre, Allah Resulü, yukarıda temas ettiğim gibi, ilk günlerde, “belki yeniden gelir ve görürüm de durumu tam anlarım” diye Hıra Mağarasına gittiği bir sırada Cebrail’i, gökyüzünü kaplamış bir halde görmüş ve aynı şekilde korkuya kapılarak evine gelerek evde üzerini örtüp yatmıştı.İşte bundan sonra gelen vahiyle artık görevine başlamıştır. “Ey örtüye bürünen!...” diye başlayan Müzzemmil ve Müddessir surelerinin ilk ayetleri nazil olmuştur.Resulullah kendisine gelen bu vahiyleri anlamaya ve kavramaya, verilen talimatları da ifaya çalışmaktan başka bir şey yapmıyordu. Zaten hemen inen şu ayetler, onu göreve de davet ediyordu.“Sen ey (yalnızlığına) bürünmüş olan! Kalk ve uyar! Rabbinin büyüklüğünü ve yüceliğini an! Öz benliğini temiz tut! Ve bütün pisliklerden kaçın! İyilik yapmayı kendine kazanç aracı kılma, ama sabırla Rabbine yönel.” (Müzzemmil 73/1 10; Müddessir 74/1-7)Bu Hıra Mağarasında gerçekleşen ilk vahiy tecrübesinin, rüyada olduğu şeklindeki iddiaların da tartışılmaya layık olduğunu düşünmekteyim. Bana göre vahiy asla rüyada olamaz, vahiy alma işi, Peygamberlerin bizzat şuurlu ve uyanık hallerinde mümkün olmalıdır. Gerçi Allah Resulü’nün rüyada vahiy aldığını söyleyenler, bu ilk tecrübe dışında somut bir temellendirme yapamıyorlarsa da, yine de teorik olarak bunun imkânından bahsetmektedirler.

Ferdi Davet Dönemi

Bu çağrı önce üç yıl gizlilik içinde yani birebir davet ve özel tebliğ yoluyla yayılmaya devam etti. Bununla birlikte bu çağrı, Mekke’ye yaklaşık 200km. uzaklıkta olan Gifar Kabilesine bile ulaşacak kadar yankılanmıştı. “Gizli tebliğ” denmesi, “toplu ve meydanlarda yapılmayan davet” anlamındadır, yoksa çok derinden ve resmiyete intikal etmeyen yeraltı faaliyeti anlamında değildir. Bunu, davetin tüm Mekke’de duyulmasından ve Hz. Peygamber’in etrafındaki halkanın zamanla büyümesinden ve buna tepkiler gösterilmesinden anlayabiliriz.Bu dönem gözümüzün önünde şöyle canlandırılmalıdır: Yıllardır tanıdıkları, kiminin çocukluk yaşından beri iyi bildiği, aynı mahallede büyüdüğü, birlikte oyunlar oynayıp koyunlar güttüğü, anası ve babasıyla hatta dedesiyle uzun yıllara dayanan dostluğu münasebetiyle tanıdığı, neredeyse her gün sokağında gördüğü, “şu bizim Muhammed” veya “Muhammedül Emin” dedikleri arkadaşları, tanışları veya arkadaşının oğlu/torunu Muhammed,“Peygamber” olmuş, aldığı bu vazifesinden dolayı insanları “tebşir” ve “tenzir” ederek, Tevhide/İslam’a davet ediyormuş. Böylesine bir yaklaşım ve şaşkınlığın çok sürmesi beklenemezdi. Bu yüzden başlangıçta, aldırmadan ve sadece dinleyerek kulak asmadan geçirdikleri “Muhammed’in daveti” ne, bir müddet sonra tepki vermek gerekiyordu. Nitekim öyle de oldu. Rivayetlerden anladığımıza ve döneme girip dolaştığımızda, Resulullah’ın küçümsendiğini, ciddiye alınmadığını veya tam tersine tepkilerle karşı karşıya kaldığını görmekteyiz. Bu tür tepkilerin bir yıl kadar sürdüğünü tahmin etmek mümkündür.

Bu esnada neler olduğuna dair açık bir şey bilmiyorsak da, daha sonraki neticelerden anlaşılan, Allah Resulü’nün az da olsa belli bir mesafe kat ettiğidir. Çünkü risalet vazifesinin idrakinde olan bir Peygamber için, vahyi tebliğden geri durmak ve yılmak düşünülemezdi. Bizim “ilk Müslümanlar” olarak isimlendirdiğimiz sahabenin, bu ilk yıl içinde İslamiyet’i kabul ettiği açıktır. Bu süreç biraz değişimle birlikte aynı şekilde ikinci yıl da sürecektir. Duruma inanamama ve şaşkınlık şeklinde tezahür eden bu yaklaşımların, yerini bir müddet sonra -muhalifler açısından- alay ve küçümsemeye bıraktığını görmekteyiz.Bu şekilde alay, küçümseme ve aşağılamalara maruz kalsa da Allah Resulü, yılmadan vahyi duyurmaya/ tebliğine devam ediyor ve tabiri caizse etrafındaki halkayı genişletiyordu. Onu ciddiye almayanlar iki-üç yıl boyunca etrafındaki bu grubu da fark edemediler veya küçümsediler. Muhtemelen, “hevesli birkaç genç, maceracı, zavallı köleler ve arkadaş hatırına sessiz kalan birkaç dost”tan ibaret gördükleri bu grup, kendi etraflarını büyütecek ve üç yılın sonunda sayıları elliye yaklaşacaktı.Vahyin ilk muhataplarının toplumun zayıf kesimlerine mensup insanların oluşturduklarına dair iddia vardır. Hâlbuki bu ilk Müslüman grup, toplumun her katmanından insanları içeriyordu. Bunlar arasında zengin ve eşraftan isimler, olgun ve genç yaşta olanlar, kadınlar, kızlar, asiller ve köleler vardı. Bu insanların ne fiili olarak ne de diğer bazı açılardan toplumla ters düşmek ve didişmek gibi bir niyetleri yoktu, hepsi kendi hallerinde, işlerinde ve güçlerinde yaşam sürüyorlardı. Yeni inançları ve ibadetleriyle kendi dünyaları ve mümin kardeşlerinin dünyaları içinde yaşıyorlardı. Hiç kimseye sataşmamaya, eskiye göre daha vakur ve düzenli yaşamaya özen gösteren bu grup, sadece kendileriyle ilgileniyor, inen vahiyleri takip ediyor, din ve ibadet hayatlarına bakıyor, ailelerinin ve toplumun bir parçası olarak düzen kurmaya çalışıyorlardı.Fakat onların bu halleri de Allah Resulü’nün hali gibi ancak üç yıl sürdü. Bu üçüncü yılın sonunda (H.Ö. 10/Bi’setin 4. Yılı/612-613) Hz. Allah “açık davete başlaması” emrini verince (Şuara 26/214), daha önceden yaşamadıklarını, tüm inananlar hep birlikte yaşamaya başladılar. Kimileri kendi ailesinden, kimileri akraba ve aşiretinden, kimileri de toplumun ileri gelen eşrafından, kimileri de efendilerinden baskı görmeye başladılar. Bu baskılar zamanla şiddete, dayak ve işkenceye dönüştü. Neredeyse bu durumdan tüm inananlar nasiplenmeye başladı.Hz. Peygamber’in ilk dönemlerde kıldığı namazlarda, bilhassa Kâbe’dekilerin sesli okunduğu ve buna müşriklerin de şahit olduğu bazı rivayetlerden anlaşılmaktadır ki, 26 yaşındaki Ömer’in Müslüman olmasıyla (Zilhicce H.Ö. 9/Bi’setin 6. yılında/Hac 46/Haziran 614.) ilgili rivayetler bunun bir göstergesi olarak anlaşılmalıdır. Buna göre bu namazların, ibadet kasıtlı namaz olmaları yanında hatta onlardan daha çok, Kur’ân’ı/vahyi insanlara duyurmak amaçlı olduğunu düşünmenin doğru olduğu kanaatindeyim. Nitekim diğer örnek de, Garanik rivayetlerine konu olan, Kur’ân okuması’dır.Allah Resulü, ashabıyla daha rahat görüşmek,onların sıkıntı ve ihtiyaçlarını gidermeye yardımcı olmak,İslam’ı ve yeni inen ayetleri tebliğ etmek için bir yere ihtiyaç duydu. Erkam’ın evi bu iş için idealdi. Çünkü bu ev, Kâbe’nin yakınında olması, umre veya hac için Mekke’ye gelenlerle irtibat kurma kolaylığı sağlaması, herkes için rahatça erişilebilecek merkezî bir konumda olması nedeniyle önemliydi.Habeşistan’a hicret yani beşinci yıla kadar vahiy-toplum ve vahiy Resulullah açısından durumu şöyle açıklamak mümkündür.Allah Resulü asıl görevi olan tebliğ vazifesini her hal ü şartta yapmak ve inen ayetleri yaşamak ve duyurmak çabası içindeyken, müminler topluluğu da, vahyi idrak edip anlamaya ve tatbik etmeye çalışıyorlardı. Fakat burada önemle vurgulamak gerekmektedir ki, bu dönemde Müslüman olan insanların, ihtida sebepleri arasında en etkili unsurun bizzat vahyin kendisinin olduğunu söylemek mümkündür. Yani insanlar bazen Resulullah, bazen kendilerinden önce hidayete erişmiş insanlar vasıtasıyla hidayete erişiyorlarsa da, hidayete vesile olan temel unsurun, bizzat Kur’ân olduğunu söylemek gerekmektedir. Çünkü gördükleri tek mucizenin, onlara cevap veren ve kendilerini ikna eden hususun bizzat Kur’ân olduğunu görmekteyiz.

Garanik Olayı

Kabul edilsin veya edilmesin, çeşitli şekillerde kaynaklarımızda yer alan ‘Garanik Olayı’na temas etmeden geçmeyi uygun bulmuyorum. Çünkü bu durumun, hem vahyin anlaşılması ve hem de böyle bir olayın kaynaklarımıza girmesinin nedeni açısından önemli olduğunu düşünmekteyim. Rivayetlere göre olay şu şekilde cereyan etmiştir: Mekke’de Müslümanların eziyet ve işkencelere uğradıkları, bu sebeple bir kısmının Habeşistan’a göç ettiği bir dönemde Hz. Peygamber, Mekke müşrikleri ile uzlaşmanın yollarını arıyor, devamlı anlaşma çareleri düşünüyordu. Zihni bu düşüncelerle meşgul iken Müslümanların Habeşistan’a hicret etmelerinden üç ay sonra Ramazan’da bir gün, Kâbe’de namaz kıldığı esnada 53/Necm sûresinin, “Hiç düşündünüz mü (neden taptığınızı) Lât ve ‘Uzzâ’ya? Ve (üçlünün) üçüncüsü ve sonuncusu olan Menât(a)?” seklindeki 19 ve 20. ayetlerini okuduktan hemen sonra Şeytan, Hz. Peygamber’e musallat olmuş ve şeytanın etkisiyle Hz. Peygamber, farkında olmaksızın, “Bunlar yüce kuğulardır ve şefaatleri umulur!” cümlelerini vahyin devamı gibi söyleyip Necm suresini okumaya devam etmişti. Sûrenin sonuna gelince secde ayeti olduğu için Hz. Peygamber ve orada bulunan Müslümanlar secdeye kapanmışlardı. Müşrikler de Hz. Peygamber’in okuduğu bu cümleler sebebiyle son derece sevinip, “artık Muhammed ilâhlarımızın şefaatini kabul ettiğine göre aramızda önemli bir ayrılık kalmadı” diyerek hepsi de secdeye kapanmışlar, son derece yaşlı bir veya birkaç müşrik de, bu esnada yere eğilip secde etmek zor geldiği için yerden bir avuç toprak alarak alınlarına değdirmiş ve böylece ilâhlarına tazimde bulunmuşlardı. Bu olay sebebiyle müşrikler kısa bir süre Müslümanları kendi hâline bırakmışlar, işkence ve baskılarından vazgeçmişlerdi. Bu haber Habeşistan’daki Müslümanlara, “tüm Mekkelilerin İslâm’a girdiği” seklinde ulaşmış ve Habeşistan muhacirleri orayı terk edip Mekke’ye yönelmişlerdi. Ancak bu olayın ardından Cebrâil (as) gelerek, hatası dolayısıyla Resulullah’ı ikaz etmiş, bu arada nâzil olan 22/Hacc suresinin, “Bununla birlikte, senden önce her ne zaman bir elçi ya da haberci göndersek ve bu (elçi ya da haberci) ne zaman (uyarılarına olumlu tepkiler almayı) umut etse, Şeytan mutlaka O’nun güttüğü nihaî amaca gölge düşürmeye kalkışmıştır; ama Allah Şeytan’ın düşürmeye çalıştığı gölgeyi giderir ve mesajlarını kendi içlerinde açık ve anlaşılır kılar ve birbirleriyle açıklar; çünkü Allah doğru hüküm ve hikmetle edip-eyleyen, mutlak ve sınırsız bilgi sahibidir.” Mealindeki 52. ayeti ile önceki cümleyi iptal etmişti. Hz. Peygamber, olanlardan üzüntü ve pişmanlık içinde, yeni inen ayetleri ilan edince Mekkelilerin eziyetleri de yeniden başlamıştır...”

Meseleyi, Kur’ân’ın bağlamı, sûrenin bağlamı, rivayetin özellikleri, Arap dili, Hz. Peygamberin o zamana kadarki mücadelesi, geliş gayesi ve nübüvvet bakımından ele alan klasik ve çağdaş birçok âlim bu hadiseyi kabul edilemez bulmuşlardır. Bu olayın kabul görerek klasik eserlere giriş gerekçesini ise, Allah’ın Kur’ân’ı koruyacağı garantisinin (İsra, 17/73-75; Hicr,15/9) tecellisi ve Hac suresi 22/52. ayetinin izah ve tefsir edilmesi olarak anlamak mümkündür.Rivayetlere göre burada Resulullah’ın okumasının peşine, “Bunlar yüce kuğulardır ve şefaatleri umulur.” cümlelerini kimin söylediği de tartışılmıştır. Bu sözü Resulullah söylemeyeceğine göre, ya şeytanın ya da oradaki müşriklerin söylemiş olabileceğinden bahsedilmiştir. Çünkü ayetin de ifade ettiği gibi, Hz. Peygamber Kur’ân okurken gürültü yapıp, bağırıp çağırarak sesini bastırma ve ona baskın çıkma seklinde müşriklerin devamlı izledikleri bir politikanın (Fussilet, 26) gereği olarak ve son okunan ayette de putlarının adı zikredilince onların şiddetli bir şekilde kötülenmesinden endişe ederek, kendi inançlarına uygun bir şekilde müşriklerden birisinin söylemiş olması muhtemeldir. Bu sözü söyleyenin, Hz. Peygamber olmadığı gibi, şeytan da olmadığı, ama şeytanlaşmış insanlardan biri olduğu ifade edilmektedir, “Bu cümle, müşrikler tarafından daha önce bilinen, tavafları ve yeminleri sırasında kullanılan bir cümle idi. Müşrikler, ‘Lat, Uzzâ ve öteki üçüncüleri Menât; bunlar yüce kuğulardır ve şefaatleri umulur’ derlerdi. Hz. Peygamber’in okuduğu 53/Necm suresinin 19 ve 20. ayetlerinde bu putların adı geçince, müşriklerden biri önceden kullandıkları bu yemin cümlesini araya sokuşturuvermiş, ilk planda bunu kimin okuduğu bilinememişti...” gibi çeşitli yorumlara da rastlanmaktadır.

Garanik olayının kabul edilemezliğine rağmen, vahyin tam olarak anlaşılmaz ve açıkça izah edilemez keyfiyette oluşu, tartışmalara son noktanın konmasına mani olmaktadır. Konuyu burada uzun uzun tartışmak, yapılan iddiaları ve verilen cevapları sıralamak yerine, konu hakkında yeterince tartışma ve araştırma yapılmış olduğunu, daha geniş bilgi edinmek isteyenlerin bu çalışmalara müracaat etmesini tavsiye etmekteyim. Bununla birlikte Garanik hadisesini birçok açıdan kabul edilemez bulduğum için, kısaca değerlendirmeyi yeterli görmekteyim. Öncelikle Necm suresinin nüzul tarihi bu dönemden daha önceye yani bi’setin üç veya dördüncü yılına ait olmalıdır. Çünkü bu sure, Kureyş tanrılarını açıkça eleştiren ilk suredir ve Kureyş’in ağır baskısı, Kur’ân’ın bu eleştirilerinden sonra başlamıştır. Rivayetlerde yer alan bir kaç kişi hariç, tüm Müslümanların Habeşistan’a göçtüğü ve Mekke’de Müslüman kalmadığı şeklindeki ifadelerle, Hz. Peygamber’in Müslümanlarla beraber Kâbe’de namaz kılıp secde ettiği iddiaları çelişmektedir. Resulullah kimlerle birlikte, kaç kişiyle, hangi durumda Kâbe’ye gitmiştir? O esnada böylesine bir toplu ibadete başvurulduğuna dair bir iddia, Hz. Peygamber’in ve Müslümanların genel durumlarından dolayı kabul edilebilir görünmemektedir. Ayrıca Hz. Peygamber’in Kur’ân’ı okuması sırasında, şeytanın tasallutuyla Kur’ân ayetlerine bir sözün karışmasına ya da şeytanın veya bir kimsenin herhangi bir sözünün geçici bir süre için bile olsa fark edilmeyip Kur’ân’dan zannedilebilmesine ihtimal vermiyorum. Zaten şeytanın bir varlık olarak böyle bir icraatta bulunabilmesinin kabul edilmesini de uygun görmemekteyim. İlgili ayette (Hac, 22/52) kastedilenin ise, insanların fiil, arzu ve beklentilerini ifade eden cümleler olduğunu düşünmekteyim. Ayrıca hem Kur’ân metninin korunmuşluğu, hem de Resulullah’ın hayatı, şirkle mücadelesi ve Kur’ân’ı koruma hususundaki gayretleri, bizi böyle bir rivayete inanmaktan alıkoymaktadır.Burada Allah Resulü’nün hayatı hakkında anlatılanların içerdiği bazı boşlukların doldurulmasının da, vahiy açısından bir takım iddiaları getirdiğini düşünmekteyim. Mesela Resulullah, insanları neden Habeşistan’a yönlendirdi de, başka bir mekânı tercih etmedi? Neden kendisi de oraya değil de, Taif’e gitmeyi tercih etti? Neden daha sonra Medine’ye hicret etti de, başka yere değil?… gibi bir takım soruları sorarak, aslında bunların bir kısmına verilen cevapları ve ilgili rivayetleri de görmeyerek ve Allah Resulü’nün böyle çok önemli kararları kendi başına almadığı/alamayacağı kanaatini geliştirerek, bu hususların da vahiy yoluyla olduğunu iddia edenler olmuştur. Bunu da “Kur’ân Dışı Vahiy” adlandırmasıyla temellendirilmeye çalışmışlardır.

Bu iddiaların bazı rivayetlere başvurularak yorumlanması mümkün olmakla beraber, bu tür iddiaların seslendirilmesinin altında Kur’ân-Sünnet ilişkisi ve Kur’ân dışındaki dini kaynakların/malzemenin saf dinî olmaktan çok ideolojik yorumlamasının yattığını düşünmekteyim. Bu ideoloji de, Ehl-i Hadis’in “sünnet, din için yeterlidir” ideolojisidir. Genel anlamda böyle düşünmenin diğer bir sebebi de, kanaatimce araştırmacıların veya âlimlerin Kur’ân ve/veya peygamber algısında yatmaktadır. Dolayısıyla vahyin ele alınmasında karşılaştığımız diğer bir problem de, Resulullah’ın hayatını anlatırken rastladığımız Melek/Cebrail desteği veya Şeytan müdahalesidir.Bazı hususlarda hiç gerekmediği zamanlarda bile Cebrail’in gelerek Allah Resulü’ne yol gösterdiği rivayetlerinin de bu anlayışı beslediği açıktır. Mesela Taif dönüşü Cebrail’in Taiflilileri yok etme teklifi, Resulullah’ın hicret öncesinde kendisine yapılacak suikastı Cebrail’den öğrenmesi, hicrete çıkarken Cebrail’den bazı talimatlar alarak yola koyulması ve onun korumasıyla harekete geçmesi, Nadiroğullarının suikastını yine Cebrail vasıtasıyla öğrenmesi gibi, aslında mucize olarak sunulan bazı rivayetlerin, Cebrail’in vahiy getirmesi dışında da Resulullah’la görüştüğünün kabul edilmesinin, bu anlayışı destekleyen unsurular arasında olduğu kanaatindeyim.

İsra ve Mirac

Siyerle ilgili diğer bir konuda Allah Resulü’ne miraçta (27 Recep H.Ö. 3/Hicretten 8 ay önce/6 Mayıs 620 Gece) bir takım vahiyler verildiği yönündedir. Miracın vukuunun mahiyeti hakkındaki tartışmalar bir yana, Bakara Suresinin son ayetlerinin miraçta nazil olduğu ve o güne kadar sabah akşam iki vakit olarak kılınan namazların miraçta beş vakit olarak emredildiği kabul edilmektedir. Bu hususta yani beş vakti âmir olan ayetlerin hangisinin o gece nazil olduğu temellendirilemese de, ısrarla buna vurgu yapılması da, vahiy siyer ilişkisinde önümüzde problem olarak duran hususlardandır.Mirac hakkındaki meşhur anlatılar yanında bazı kaynak ve araştırmalar, İsrâ ve Mirâc’ın mahiyeti ile ilgili farklı görüşler de ileri sürmüşlerdir. İsra ve Mirâc’ın vuku tarihleri, her ikisinin aynı zamanda meydana gelip gelmediği, miracın rüya olarak mı yoksa bedenen fiili olarak mı vuku bulduğu, mekân olarak nerede ve nasıl gerçekleştiği, İsrâ suresinde zikredilen Mescid-i Aksâ’nın Kudüs’deki Beytü’l-Makdis mi olduğu, İsrâ ve Mirâc’ın Hz.Peygamber’in hayatında kaç defa ve nerelerde iken gerçekleştiği, Mirac’da Allah’ı görüp görmediği gibi konuları bunların önemlilerindendir.

Tamamı Medenî kabul edilen Bakara Suresinin (Bazergan’a göre bazı ayetleri Mekkîdir), ne son ayetlerinin ve ne de beş vakit namazı emreden ayetlerin miraçta indirildiği açıktır. Ayrıca Mekke’nin ilk yıllarında nazil olan ve Resulullah’ın vahiy tecrübesinden bahseden Necm Suresindeki ayetlerin Miraç’la irtibatlandırılmasını da tamamen yanlış bulmaktayım.

Kur’ân’ın Nüzulü Açısından Mekke ve Medine Dönemi

Risaletin Mekke devri, ittifak olmamakla beraber, Hz. Peygamberin doğumunun 41. yılı Ramazan ayının 17. gününden, doğumunun 54. yılı Rebiülevvel ayının ilk günlerine kadar, toplam 12 yıl, 5 ay, 13 gündür. Bu dönemde inen (Mekkî) sûreler, Kur’ân’ın yaklaşık % 78’ini teşkil eder, ancak hacim bakımından üçte birinden azdır. Bu surelerin sayısı hakkında ittifak olmamakla beraber 90 civarında olup, Kur’ân’ın yaklaşık dörtte üçünü oluşturmaktadır. Buna göre Medenî sureler ise Kur’ân’ın yaklaşık % 22’sini teşkil eder, ancak hacim bakımından üçte ikisini oluşturur. Sayıları yaklaşık olarak 24 civarında olup bu da Kur’ân’ın dörtte birine tekabül etmektedir. Derveze’ye göre Mekke döneminde inen Kur’ân ayetlerinin kendisine özgü bazı özellikleri vardır. Nüzul-siyer münasebeti açısından bunlar şöyle özetlenebilir:

1. Mekkî sûrelerde Allah’a davet yanında, itaat ve ibadetin sadece Allah’a olduğu hususu yoğun bir şekilde işlenir. Şirk ve onunla ilgili her şeye karşı etkili, çeşitli ve güçlü bir üslupla savaşılır. Yine, İslam’ın ahlakî, toplumsal, insanî ilkeleri çeşitli, etkili ve güçlü bir üslupla yoğun bir biçimde işlenir. Zira Medine döneminde ağırlık kazanacak olan ibadet ve hukukî münasebetler bu temeller üzerine oturmaktadır.

2. Mekkî sûrelerde ahiret hayatı, onun mükâfatı, cezası, onunla müjdeleme ve uyarma çokça kullanılmış, tekrar edilmiş ve çeşitli vesilelerle gündeme getirilmiştir. Aynı şekilde peygamberlerin ve kavimlerinin, Âdem ile İblis’in hikâyeleri de çokça anılmış, tekrar edilmiş ve çeşitli şekillerde gündeme getirilmiştir. Melekler ve cinler, değişik açılardan bazen genişçe ele alınmış, bazen da kısaca değinilmiştir.

3. Kâfirlerin yalana, tartışmaya ve ithamlara varan sözleri ve tavırlarının reddedilmesi, onların yalanlanması, eleştirilmesi ve tehdit edilmesi Mekkî sûrelerde çokça yer almış ve çeşitli vesilelerle gündeme getirilmiştir. Mekkî sûrelerin bütününde ve ayrı bölümlerinde işlenen konular yaklaşık olarak aynıdır. Bunlar, çağrı, bilgi verme, niteleme, hikâye etme, tartışma, korkutma, müjdeleme ve kıssaların verilmesi açısından benzerlik arz etmektedir.

Bunların hepsinde o dönemin karakteristiğini belirleyecek izler mevcuttur. Zira o dönemde, Resulullah ve müslümanlar güç ve sayı açısından zayıf, müşrikler ise, güçlerine ilaveten liderliği de ellerinde tutmaktaydılar.O dönemde davet; ikna etmeye, tartışmaya, delil getirmeye, münazaraya ve güçlü bir iradeye dayanıyordu. Muhataplar, inançlarında, geleneklerinde ve tutumlarında birbirine benzerlik arz ediyordu. Bu benzerliğin Mekkî sûrelerin ve ayetlerin muhtevasında da ortaya çıktığını görüyoruz. Kur’ân okuyucusu bu dönemin başında, ortasında ve sonunda indiği rivayet edilen ayetler demeti ve sûrelerin çoğunda, korkutma, örnekler verme, hatırlatma, önce yaşamış kavimlerin ve peygamberlerinin, Âdem’le İblis’in hikâyelerini anlatmada; Arapları ve davet karşısında irkilmemeleri, etkilenmemeleri ve davayı kabul etmemelerinden dolayı eleştirmede, onlarla olan tartışmaları, onlara verilen cevapları hikâye etmede; onların bu tartışmalara ve yüz çevirmeye dayalı konumlarını belirlemede; üslubun hayli yumuşak olduğunu, sert olmadığını görür. Bunun yanında okuyucu bu dönemin başında, ortasında ve sonunda indiği rivayet edilen sûre ve ayetlerin üslubunda bir azamet ve sertliğin olduğunu, uyarıyla beraber bu sertliğin giderek artmaya başladığını ve alanının genişlediğini görebilir. Özellikle dönemin sonunda indiği rivayet edilen sûrelerde, esnekliğin gittikçe azaldığı gözlemlenmektedir.Bu görünümler Mekke döneminin yapısını ve özelliğini göstermektedir. Bu durum eşyanın tabiatıyla uyum içindedir. Dönem yaklaşık on üç sene devam etmiştir. Resulullah orada yerleşmiş bulunan ya da çeşitli münasebetlerle Mekke’ye gelen, yaklaşık aynı konumda bulunan gruplar, sınıflar ve topluluklarla ilişki kuruyordu. Bir grupla ilişkiler gayet yumuşak olurken, başka biriyle çok sert olabiliyordu. Yine bu ilişkilerin bazı durumlarda yumuşak, bazı durumlarda katı ve sert olmaya ihtiyacı vardı. Bu durum katı tavırlı liderlerin aşırılıklarını, yumuşak huylu olanlarının ise yumuşaklıklarını Resulullah’a karşı sürdürmeleriyle ilgili olduğu kadar, katı tavırlı liderlerin bu dönem boyunca duruma egemen olması ve davetin sürekli olarak sınavlar ve tehlikelerle karşı karşıya olduğu, dar bir çerçeve içinde kalmasıyla da doğrudan ilgiliydi.Burada yetenek, çaba, konum ve olaylara bağlı değişik görünümler vardır. Bunlar, Resulullah’ın bu uğurda harcadığı güç ve enerjiyi ve bu dönemdeki Siret-i Nebevi’nin olaylarını, devrelerini açıklamada yardımcı öğelerdir.Mekke’de, teşriî hükümlerin, Medine’ye oranla hem az, hem de umumî bir karakter arz ettiği söylenebilir. Teşri’ açısından getirilen bazı hükümler ise şunlardır:Kız çocuklarının öldürülmemesi, insanların kendi kendilerine yasak ettikleri temiz yiyeceklerin helal kılınması, leş, akıtılmış kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilmiş olan hayvanların etlerinin yenilmemesi ve bundan darda kalanların istisna edilmesi, Allah’a ortak koşulmaması, ana-babaya iyilik yapılması, kötülük yapılmaması, cana kıyılmaması, ölçü ve tartının muhafaza edilmesi, yetim malının korunması, adil olunması, verilen sözün tutulmasıdır. Genel kabule göre, bu hükümler Mekkî olmakla birlikte tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Mekkî hükümlerden, yine tarihleri kesin olmamakla beraber, genel kabule göre bazıları şunlardır:Abdest gusül ve namaz, vahyin ilk günlerinde, günde sabah ve akşam olarak iki vakit ve ikişer rekât olarak ve ayrıca gece namazı şeklindedir. Beş vakit namaz ise, genel kabule göre, hicretten birkaç yıl önce farz kılınmıştır. Cuma namazı da Mekke’de farz kılınmıştır, çünkü Medine’ye ilk hicretin başlaması üzerine Hz. Peygamber, Mus’ab b. Umeyr’i İslâm’ı öğretmesi için görevlendirmiş, Mus’ab (veya Es’ad b. Zürâre) da Peygamberin hicretine kadar, orada Cuma namazını kıldırmıştır.

Bu açıdan Medine dönemi ise şöyle özetlenebilir:

1. Medeni ayetlerin yapı ve seci özelliklerinin değişmesi; kıssalardaki uzunluk, cennet cehennem tasvirleri ve kıyamet sahnelerinin detaylı anlatılmaması; o dönem Yahudilerine ve az da olsa Hristiyanlarına eleştiriler yapılması ve dindeki sapmalarının kınanması; aynı şekilde münafıkların da şiddetle eleştirilmesi.

2. Medeni ayetlerde birçok bölüm cihada ve onun zorluklarına katlanmağa çağrıda bulunmakta; hukuki, idari, yasal, ahlaki, birçok hususta bölümler ihtiva etmektedir. Daha önce Mekke’de ahlaki vs. sosyal, siyasi, iktisadi konulardaki kullanılan teşvik üslubu, Medine’de emir veya farz etme üslubuna dönüşmüştür.

3. Yine Medeni Kur’ân, Resulullah’ın evlilik ve aile yaşantısı ile ilgili birçok bölüm içermektedir ki, buna Mekki dönem Kur’ân›ında hemen hemen hiç rastlanmamaktadır.

4. Yahudilere, münafıklara ve kalplerinde hastalık olanlara karşı sürdürülen eleştirel üslup, çevreyi pisliklerden, sapmalardan, tuzaklardan ye tezgâhlanan oyunlardan arındırma zemin ve imkânı hazırlamıştır. Dini özgürlük teminat altına alınmış ve Allah’ın sözünün yüceltilmesine imkân sağlanmıştır. Davetin gelişmesi, yaygınlaşması ve kökleşmesiyle uyum halinde, İslami oluşumun üzerinde bulunduğu siyasal ve toplumsal konuma uygun hareket ortamı hazırlanmıştır. Bu yöntem, Resulullah’ın ve Müslümanların konum itibariyle zayıflıktan güçlenmeye, azınlıktan çoğunluğa, istikrasızlıktan istikrara, korkudan güvene doğru gelişmeleriyle ahenkli bir biçimde sürmüştür.

Mekke dönemini nüzul-siyer şöyle de ayırmak mümkündür:

-Birinci Aşama: Ferdi/gizli davet (1-3 yıl).

-İkinci Aşama: Putlara saldırı, Kureyş’le çatışma ve baskının başlama süreci (bu dördüncü yılla başlayan süre toplu/aşikâr davet dediğimiz tebliğ aşaması. (4-6. yıl)

- Üçüncü Dördüncü aşama: Hz. Peygamber’e ve yakınlarına kuşatma yapılması. (7-10. yıl)

-Ve artık Hz. Peygamber’in Mekke’de tebliğ yapma imkânı bulamadığı için Taif’e gitmesi bundan sonra da kendisini kabilelere arz ederek gidebileceği bir yer aramasıyla ilgili dönemdeki (10-13. yıl) çabaları olduğunu söyleyebiliriz. Aynı tarzı Medeni dönemi için de uygularsak şöyle bir tabloyla karşılaşabiliriz:

-Birinci Aşama: Yerleşme ve kendini kabul ettirmek için mücadele dönemi (Hicretten Hudeybiye’ye kadar: 1-5 yıllar).

-İkinci Aşama: Kabul ve tasdik dönemi (Hudeybiye’den Mekke’nin fethine kadar: 6-8. yıllar)

-Üçüncü Aşama: Yayılma ve dışa açılma dönemi (Mekke’nin fethinden Resulullah’ın vefatına kadar: 8-10. yıllar)

Bu dönemdeki teşriî faaliyet, ilk önce sadece fertlerin veya toplumun hayatıyla ilgili olup, tatbikî ve amelî sahaya yönelikti. Bir yandan ibadetler ve harp hükümleri, evlilikle ilgili aile nizamı, karı-koca hakları, boşanma, çocuklar ve hakları, miras ve mirascı hisseleri vs. sahalarda hükümler konulurken diğer yandan da anayasa, suçlar, cezalar, muhakeme usulü, âmir ve memurların hakları ve İslâm Devletinin diğer devletlerle münasebetleriyle ilgili hükümler ve esaslar vazedildi. Bu dönemdeki teşri’in, iman ve imanla ilgili esasları değil; ferdin diğer fertlerle, toplum üyelerinin birbirleri ve müslüman toplumun diğer toplumlarla ilişkilerini düzenleyen hükümlere tahsis olunduğu görülecektir. Yani müslüman toplumun (veya devletin) oluşması için gereken prensipler hicretten itibaren inmeye başlamıştır. Kesin olmasa da bazı örnekler verecek olursam:

Hicretin 1. yılı, cuma namazı (Medeni olduğunu kabul edenlere göre), hutbe, ezan, nikâh, cihat, kıtal; 2. yılı, oruç, bayram namazları, fıtır sadakası, kurban, zekât, kıblenin değişimi, ganimetler hukuku; 3. yılı, miras hükümleri, boşanma hukuku; 4. yılı, seferde ve korku anında namazın şekli,teyemmüm, iftira cezası, tesettür; 5. yılı, ila hükmü: cahiliyede hanımlarına yaklaşmama yeminin ortadan kaldırılması; 6. yılı, içkinin ve kumarın yasaklanışı, zihar hükmü; 7. yılı, leş, domuz eti ve kan gibi yenilmesi yasak olan şeylerin beyanı; 8. yılı, kısasa ait düzenlemeler; 9. yılı, hacca dair bazı düzenlemeler; 10. yılı, vasiyet, nesep ve nafaka ile alakalı hükümler, faizin yasaklanışı.Dolayısıyla, bu aşamalarda nazil olan ayet ve surelerin de bu sürece uygun ve aşamalı geldiğini söylemek mümkündür.

Diğer Bazı Konular

Bir olay için birden fazla ayetin/surenin nazil olduğu yani bir sebeb-i nüzulün birden fazla olay hakkında anlatılmasını da problemli bulmaktayım.Bu durum öyle olmuştur ki, bazen ayetlerin/surelerin de birden fazla nazil olduğu kabul edilmiştir. Bir ayetin/surenin de bazen birden fazla sebeb-i nüzulünün olması da, o ayetin/surenin de bazen birden fazla olmasını gerektirdiği de göze çarpmaktadır k, bunların kabul edilmesini mümkün görmemekteyim.Yine vahyin nüzulüne şahit olan sahabenin bu hususta anlattığı müşahedelerin, bizim gibi üçüncü nesil muhatapları için çok açık bir karşılığının olmadığı da kabul edilmelidir. Yani, “Vahiy geldiğinde, Resulullah’ın ağırlaşması,soğukta terlemesi, deve üzerindeyken devesinin dizlerinin kırılacak gibi olması vb. müşahedeler”in sahabe için ifade ettiği anlam ve çağrışım, bizim dünyamızda aynı yankıyı bulmamaktadır. Öyleyse bu durum da izaha muhtaç bir vaziyettedir.

Bir başka konu da peygamberlerin vahyi alış şekillerine delil getirilen ayetin (“Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla, yahut perde arkasından konuşur.Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Şura 42/51) de tam olarak neyi ortaya koyduğu hususu da tartışma konusudur. Yani “bu üç tarzın hepsinin mi yoksa sadece birinin mi, peygamberlere gelen vahyi ifade edip etmediği. İnsanlığı ilgilendiren vahiy, doğrudan doğruya üçüncü kısmı yani “elçi/Cebrail vasıtasıyla gelenin vahiy olduğu” kanaatini bende daha ağır basmaktadır. Diğerleri ise, Allah’ın insanlarla konuşma biçimi olarak algılanmalıdır.

Bir başka problem, akıl-nakil/akıl-vahiy veya çok genel anlamda din-bilim çatışması veya polemiğidir. Bu hususta “nakil-akıl-kainat” üçlüsünün de Allah’ın ayetleri olduğuna inanmaktayım. Dolayısıyla teorik olarak üçü arasında bir çatışma olmamalıdır. Ancak tarihi metinleri anlaşılması problemi, bu hususlarda da çatışma ve çelişme var hissini uyandırmaktadır. Kanaatim üçünün de uzlaştırılması yönündedir. Yani akıl, naklin hakemliğinde veya nakil, aklın hakemliğinde kainatı da şahit tutarak anlama ve yorumlama çabasına (içtihat) girişmelidir.Vahyin zahir ve batınının veya açık ve işarî mana taşımasının da çok anlamlılık probleminin bir parçası olduğunu düşünmekteyim. Ben çok anlamlı olanın, hiçbir anlamı olmayacağına inananlardanım. Bu durum, Kur’ân’ın kendi yapısından değil, bizim ona yaklaşım tarzımızdan kaynaklanmaktadır. Sahabede böyle bir problem olmadığı kanaatindeyim. Çünkü bizlerin Kur’ân’la olan ilişkisi, metinle olan ilişkinin sonucunu doğurmaktadır. Hâlbuki sahabenin Kur’ân’la olan ilişkisi, hitap/söz ile olan ilişki tarzındadır; “işitilince anlam tahakkuk eder ve icra edilir” tarzdadır.Diğer önemli bir konu da Kur’ân vahiylerinden bir kısmının diğer bir kısmını neshettiği konusudur ki, bu iddiayı da kabul edilebilir bulmamaktayım. Kur’ân’ın kendi içerisinde nesh olamaz. Bu durumun, bizim nâsıh-mensûh kabul edilen ayetleri iyi anlayamamızdan kaynaklandığını düşünmekteyim. Bu ayetlerin tedricilik açısından yorumlanmasını da doğru bulmamaktayım, çünkü Kur’ân şu an elimizde bir metin olarak durmaktadır. Bana göre Kur’ân, Cahiliye dönemi ve tarihi iniş süreci dikkate alınarak okunmasının da neshle bir ilgisi olabileceği kanaatinde değilim. Nesh edildiği edilen ayetlerin, nesh ettiği iddia edilen ayetlerle aynı konularda olmadığı, farklı hususlardan bahsettiği kanaatindeyim. Bu yüzden aradaki ciddi veya basit farkların gözden kaçması, ayetler arasında bir çelişki olduğu kanaatine varılmasına sebep olmuştur. Yani biri elmadan diğeri armuttan bahsetmektedir.

Diğer bir husus ayetlerin muhkem ve müteşabih olmaları hususudur ki, bunun da çok sansasyonlara yol açtığını ve istismar edildiğini düşünmekteyim. Bu durum aynen Kur’ân ayetlerinin birbirini tefsir etmesi hususunda delil getirilen ayetlere benzemektedir. Sonuçta Hz. Allah, “falan ayet, filan ayeti açıklar” demediği gibi, “falan ayet muhkem, filan da müteşabihtir” de dememektedir. Bu durumdaki izafiliğin göz ardı edilmemesi, elde edilen kanaatlerin, yazılı bir metnin okunması hususlarındaki zaafların sonucu olduğunun dikkat edilmesi gerektiğini düşünmekteyim.Son olarak, en kabul edilemez bulduğum konulardan birinin de “Kur’ân dışı vahiy” iddiası olduğunu belirtmek istiyorum. Aslında “Ehl-i Hadis”in bir takım iddialarını temellendirmek için baştan beri istismar ettiği konulardan biri olan Kur’ân dışı vahiy iddiasının, Sünnet ve Nübüvvet ikileminin karıştırılması sonucu ortaya çıktığını düşünmekteyim. “Hz. Peygamber’in/Sünnetin anlaşılması ve yorumlanması ile davranışlarının bağlayıcılığı”bağlamında ortaya çıkan tartışmalarla, tâ tabiin döneminden beri polemik konusu olan bu husus, bilhassa İmam Şafii’nin meseleyi ideolojik olarak ele almasından itibaren problemlidir. Meselenin çok yönlü olduğu açıktır ve müstakil bir başlıkta ele alınmalıdır. Ehl-i Hadis, Şia, fıkıh, tasavvuf ve mezhepler bağlamında da ele alınması gerektiğini düşünmekteyim.Bütün bu ve benzer problemlerin sahabe arasında ve onların döneminde olmadığına inanmaktayım. Dolayısıyla doğru anlama, kanaatimce sahabenin ve onların çağdaşları olan müşrik, münafık ve Yahudilerin anlamasıdır. Buna göre, bize düşen, onların anlamlarını yakalamak, o devirdeki anlam ve anlamaya ulaşmak ve kendimizi onların yerine koyarak ve o dönemi ilmel, aynel ve hakkel yakin hissederek anlama çabasına girişmektir. Bu da her haliyle açık bir “metodoloji” problemidir.

 

Sayı 8

Temmuz-Haziran 2020

Sayı 7

Ocak-Haziran 2020

Sayı 6

Temmuz-Haziran 2019

Sayı 5

Ocak-Haziran 2019

Sayı 4

Temmuz-Haziran 2018

Sayı-3

Ocak-Haziran 2018

Sayı 2

Temmuz-Haziran 2017

Sayı 1

Ocak-Haziran 2017


PROF.DR.M. HANEFİ PALABIYIK