Sosyal Bilim Vahye Nasıl Bakar?

Sosyal Bilim Vahye Nasıl Bakar?

Din nokta-i nazarından bakıldığında vahiy sadece bireyin kurtuluşu açısından değil, toplumun düzen ve selameti açısından da önemli bir işleve sahiptir. Neticede toplumsal düzenin tamamıyla ortadan kalktığı bir ortamda bireyin manevi kemâlâtından ve kurtuluşundan bahsetmek zordur. Bundan dolayı dinlerin bir taraftan ahlaki diğer taraftan hukuki normlara sahip olduğunu görürüz. Hukuki normların peygamberden peygambere küçük çaplı da olsa değişiklik göstermesi, vahyin mevcut toplumsal yapıyı göz önüne aldığının bir işareti olarak kabul edilebilir. Peygamberlerin misyonlarını felsefelerine konu edinen onuncu yüzyıl filozoflarından İhvân-ı Safa’ya göre, Allah’ın peygamberlerini farklı şeriatlar ile göndermesinin sebebi toplumların içinden geçtiği sosyal evrimdir. Bir taraftan bu şeriatlar insanlığın evrimine paralel yeni hükümler getirir, diğer taraftan da bazı hükümlerle insanlığın evrimine katkıda bulunur. Bu amaçlar doğrultusunda bir peygamberin getirdiği şeriat, “bir önceki dönemin sosyal yaşantı ve düşünceleriyle ilgili olan hükümleri ya tamamen değiştirir (mensuh kılar) ya da yeni şeyler ekleyerek şekil değişikliğine uğratır.”[1]

Vahiy niçin toplumun önüne ahlaki ve hukuki normlar koymaktadır sorusu ise İslam geleneğindeki köklü “hüsün-kubuh” tartışması ile cevaplandırılabilir. Bir şey bizatihi kendisinden dolayı mı iyidir/kötüdür, yoksa onun bu vasfı kazanması bir otorite (Yaratıcı) tarafından mı belirlenmektedir? Eğer iyi/kötü vasfı bizatihi eşyanın kendisinden kaynaklanıyorsa bu durumda “akıl” onu takdir edebilir. Mutezile ve bir kısım Maturidiler bu görüşü savunurken, genel olarak Ehl-i Sünnet eşyanın kendisine doğrudan bir iyilik/kötülük hamledilemeyeceğine, dolayısıyla bunun bir otorite tarafından belirlendiğini iddia etmişlerdir.[2] Bugün antropolojik verilere baktığımızda dünyadaki topluluklar arasında evrensel diyebileceğimiz tek yasağın ensest olduğunu görmekteyiz.[3] Bunun dışındaki bütün fiillerin iyi ya da kötü oluşu görecelik arz etmektedir. Buradan hareketle de eşyanın bizatihi kendisinde bir hüsün/kubuhtan bahsedilemeyeceğini, dolayısıyla tarihsel ve toplumsal olarak değişen farklı kabullerin vahiy ile sabitlendiğini ve istikrara kavuşturulduğunu söylemek mümkündür.

Vahiy bize sadece ahlaki ve hukuki normları vermez. Aynı zamanda toplumların gelişimi için gerekli bazı teknik bilgileri de verir. Bir rivayete göre Abdullah b. Abbas “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti,” (Bakara: 31) mealindeki ayeti, çanak-çömlek yapmayı öğretti şeklinde tefsir etmiştir.[4] Yani Allah dünyaya attığı insana nasıl hayatta kalacağını, temel ihtiyaçlarını hangi aletlerle karşılayacağını öğretmiştir. Bu durum diğer peygamberlerde de devam etmiş, her peygambere Allah tarafından özel bir meslek bilgisi verilmiştir. Mesela Hz. Musa’ya demirin işlenmesi öğretilmiş, Hz. Musa bununla zırh yapmıştır (Enbiya: 80).[5] Bundan dolayı İslam geleneğinde her peygamber bir mesleğin piri olarak kabul edilir.Vahiy ve toplum ilişkisi hakkında yukarıda söylenen hiçbir şey “modern” sosyal bilim tarafından kabul edilmez. “Modern” sosyal bilim temellerini on sekizinci yüzyıldaki Aydınlanma felsefesinden almıştır. Aydınlanma felsefesine göre, Kant’ın ifadeleriyle insanlık artık reşit duruma gelmiştir[6] ve din de dâhil olmak üzere bütün toplumsal kurumları akıl yoluyla inşa edebilir. Aydınlanma filozofları genelde deisttir. Bu felsefeye zemin hazırlayan düşünürlerden Herbert Of Cherbury (öl. 1648) her dinin temelinde zamansal ve mekânsal açıdan daima geçerli olan beş önerme olduğunu ileri sürmüştü: En yüksek varlık olarak bir Tanrı vardır. En önemli ibadet O’na kendini verebilmektir. En iyi tapınma Tanrı inancı ve sevgisiyle bütünleşmiş erdem, sevgi ve hayırseverlikten oluşur. Şayet bu husustaki kurallar ihlal edilir veya günaha düşülürse kalbin derinliklerinden pişmanlık duyulmalı ve doğru yola dönülmelidir. Ve hem bu dünyada hem de ahirette bir mükâfat ve ceza söz konusudur.[7] Herbert Of Cherbury eserlerinde vahyin gerçekleşme imkanını da sorgulamaktadır.[8] Böylelikle evreni yaratan ama ona müdahale etmeyen bir Yaradan anlayışı ile “tanrı” ve “vahiy” birbirinden ayrılmış olur. Bu düşünceyi takip eden Aydınlanma filozofları Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi kurulu dinlere karşı çıkmışlar, bunların yerine vahiysiz, peygambersiz, mucizesiz, ritüelsiz, sadece bir Yaradan’ın ve ona minnet ve şükran hisleriyle bağlı olmanın yer aldığı bir din (doğal din/deizm) ikame etmeye çalışmışlardır.[9]

On dokuzuncu yüzyıl sosyal bilimi ise ilginç bir şekilde tanrıyı da reddetmiş ama Aydınlanmacıların dediği gibi kendi akıllarıyla yapma dinler kurmaya çalışmıştır. Saint-Simon “Yeni-Hıristiyanlık”ı, Comte ise “İnsanlık Dini”ni düşünce dünyasına hediye etmiştir.[10]Comte’un pozitivizmi “vahyi” bir bilgi kaynağı olmaktan tamamen çıkarır. Pozitivizm Kopernik’le başlayan modern bilimi temel alan, dinî-metafizik açıklamaları bilim-öncesi düşünme biçimleri olarak görüp reddeden bir dünya görüşü ve bilim anlayışıdır. Modern bilim evrenle ilgili açıklamaları yine evrenin içinde aradığından pozitivizm bilgi kaynağı olarak sadece duyu organlarımızla gerçekleştirdiğimiz deney ve gözlemi kabul eder.[11] Pozitivist anlayışın batı bilimine hâkim olmasıyla birlikte insanlığın yüz binlerce yıllık birikimini yansıtan vahiy ve hikmet reddedilmiştir.On dokuzuncu yüzyılda vahiy olgusu tamamen reddedildiği gibi dinlerin menşei sosyolojinin ve antropolojinin temel konularından biri olmuştur. Esasında dinin güç kaybetmeye başlaması on altıncı yüzyıldaki yeni kozmoloji anlayışıyla başlamış, kilisenin büyük bir strateji hatası yaparak modern bilime hasım olmasıyla kaçınılmaz mağlubiyet süreci başlamıştı. Bilim adamları adeta kiliseye düşmanca bir anlayışla kendi bilimsel yaklaşımlarını bina edince, sonuç tanrıyı inkâra kadar ulaşmıştır. On dokuzuncu yüzyıl artık tanrının olmadığını bir postulat olarak kabul eden “bilim adamları” ile doludur, dolayısıyla artık yapılması gereken insanların binlerce yıldan beri inandığı dinin menşeini bulmaktır. Animizm, naturalizm, totemizm gibi farklı ilkel din teorileri uzun süre bilim dünyasının gündemini meşgul etmiştir.[12] Neticede bu teorilerin bilimsel olarak mutlak anlamda ne doğrulanabileceği ne de yanlışlanabileceği noktasına gelinince, sosyal bilim yavaş yavaş dinin kaynağı tartışmasını, dolayısıyla vahiy konusunu bir kenara bırakmıştır. Esasında tanrının olmadığını (ateizm), varsa bile vahyin olmadığını (deizm) iddia etmek sosyal bilim açısından önyargılı bir tutumdu. Sosyal bilimin değerlerden azade olma anlayışı geliştikçe müminlerin inançlarının “batıl” veya “boş” olarak nitelendirilmesi de bilim etiğine aykırı görülmüştür. Bugün sosyal bilim, kaynağını tartışmaksızın, daha çok agnostik diyebileceğimiz bir tutumla vahyi de bir fenomen olarak ele almakta, özellikle bilgi sosyolojisi açısından toplum ile ilişkisini incelemektedir.Vahyin kendisinin doğrudan toplumsal yapıyla bir ilişkisi var mıdır? Konu gerçekten bilgi sosyolojisi açısından incelenebilir mi? Klasik bilgi sosyolojisi Marks’ın etkisiyle bilgiyi sosyo-ekonomik şartların bir sonucu olarak kabul ediyordu. Oysa günümüz bilgi sosyolojisi maddi toplumsal şartların bilgiyi etkilediği kadar bilginin de maddi toplumsal şartlara etki ettiğini kabul etmektedir.[13] Vahyi bir bilgi olarak kabul ettiğimizde -ki İslam düşüncesi açısından da bu yanlış olmayacaktır- kaynağının toplumsal olup olmadığı tartışmasını bir kenara bırakırsak, günümüz bilgi sosyolojisi açısından bir incelenmeye tâbi tutulmasının mümkün olduğunu iddia edebiliriz. Vahyin, daha sonra gelişen İslam medeniyetindeki kurucu rolü zaten inkâr edilemeyecek düzeydedir. Acaba mevcut toplumsal şartlar vahyin gelişine etki etmiş midir sorusunun cevabını, yine Kur’ân ilimleri içerisindeki “esbab-ı nüzul” bize vermektedir. Bütün Kur’ân ayetleriyle ilgili toplumsal bir bağlamdan söz etmek mümkün olmasa da, azımsanmayacak oranda âyet o günün toplumsal şartlarıyla doğrudan ilişkilidir. Bunun aksi olması da beklenemezdi. Eğer Kur’ân Hz. Muhammed’in peygamberliğinin herhangi bir evresinde, toplu olarak bir anda nâzil olsaydı, hem peygamberin biyografisindeki hem de Arapların yaşamındaki pek çok olayı göz ardı edecekti. Bu durumda Kur’ân yaşanan ânın problemlerine bile cevap veremeyecek bir kitap olarak kalacaktı. Şüphesiz Allah ezeli ilminde müminlerin yaşayacağı her problemi bilen bir varlık olarak hepsini önceden bildirebilirdi. Ancak bu durumda Allah insanın sorumluluğunu askıya almış olurdu ki, bu durum imtihan sırrına tamamen aykırı olurdu. Bundan dolayı vahiy bir anda değil, yirmi bir yıllık sürede peyderpey gelmiştir.

Bugün, konuya İslam vahyi açısından bakacak olursak, esbab-ı nüzul ilminin ötesinde tarih ve sosyal bilimlerle koordineli olarak yeni çalışmalara ihtiyaç duyduğumuz kesindir. Zira a) salt Kur’ân, b) Kur’ân ve mütevatir hadis,c) Kur’ân, hadis ve gelenek formülleriyle ortaya çıkan üç ayrı yaklaşım ülkemizin hem düşünce hem de toplumsal yapısı üzerinde, ilmi tartışma usullerini aşıp kişiler ve gruplar arası ilişkileri olumsuz etkileyecek düzeye gelmiştir. Şüphesiz ki bütün bu formülasyonlar içinde en merkezi role sahip olan öğe vahiydir. Vahyin mantık örgüsü, dini temsil düzeyi, linguistik yapısı, bireysel ve toplumsal problemlere yaklaşımı vb. konuların incelenip müminlerin daha ihatalı düşünmelerine imkân verecek çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bilgi sosyolojisinin hem vahyin nüzul evresi, hem tefsir edilme süreci, hem de modern dönemdeki yorum biçimlerini anlama noktasında önemli katkıları olacağı kanaatindeyiz.

 

[1] Mehmet Bayraktar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, Ankara, 2001, s. 70

[2] İlyas Çelebi, “Hüsün ve Kubuh,” DİA, İstanbul, 1999, c. 19, s. 60-61.

[3] Bkz. Calvin Wells, İnsan ve Dünyası, Çev. B. Güvenç, İstanbul, 1994, s. 98.

[4] Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul, 1988, c. 1, s. 144.

[5] Er-Razi, Fahruddin, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Çev. S. Yıldırım ve diğ., Ankara, 1988-1993, c. 16, s. 193.

[6] Immanuel Kant, Seçilmiş Yazılar. Çev. N. Bozkurt, İstanbul, 1984, s. 211.

[7] Herbert of Cherbury, A Dialogue Between Tutor and His Pupil, 1768 baskısından tıpkıbasım, Bristol, 1993, s. 7.

[8] A. Erhan Şekerci, Aydınlanma ve Din, İstanbul, 2016, s. 113.

[9] Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, İstanbul, 1990, s. 361-367.

[10] N. Şazi Kösemihal, Sosyoloji Tarihi, İstanbul, 1982, s. 150-151.

[11] Vejdi Bilgin, Bizi Kuşatan Toplum, İstanbul, 2013, s. 47.

[12] Teoriler ve eleştirisi için bkz. Edward Evans-Pritchard, İlkellerde Din, Çev. H. Portakal, Ankara,1998.

[13] E. Doyle McCarthy, Bilgi Kültürü, Çev. A. Figen Yılmaz, İstanbul, 2002, s. 31-56.

Sayı 8

Temmuz-Haziran 2020

Sayı 7

Ocak-Haziran 2020

Sayı 6

Temmuz-Haziran 2019

Sayı 5

Ocak-Haziran 2019

Sayı 4

Temmuz-Haziran 2018

Sayı-3

Ocak-Haziran 2018

Sayı 2

Temmuz-Haziran 2017

Sayı 1

Ocak-Haziran 2017


PROF.DR.VEJDİ BİLGİN