Yalancı Peygamberlerin Ortaya Çıkış Nedenleri

Yalancı Peygamberlerin Ortaya  Çıkış Nedenleri

İlk peygamber Hz. Âdem ile birlikte beşere yönelik ilâhî mesajlar gelmeye başlamış ve bu mesaj son peygamber Hz. Muhammed ile Kur’ân adı altında kemal noktasına ulaşmıştır. Bu son ilâhî mesaj da aslî niteliği korunarak günümüze kadar gelmiştir. İslâm dininin temel inanç esaslarından biri olan peygamberlik, merkezi bir konumda bulunmaktadır. Kelâmcılara göre ilâhî bir lütuf olan peygamberlik, insanın bedenî ve ruhî nitelikleriyle ilgili değildir. Dolayısıyla nübüvvet, Allah ile insanlar arasında irtibat kuran, insanları hem kendileri hem de evren hakkında bilgilendirip dünya ve âhiret mutluluğunu sağlamayı öğreten bir müessesedir. Kurumsal olarak nübüvvet, her zaman Müslüman toplumun gündeminde yer almıştır.

Ancak farklı kesim ve bölgelerde, farklı isim ve ifade biçimleriyle, İslâm’ın ilk döneminden günümüze kadar nübüvvet iddiasında bulunan bir takım yalancı peygamberler ortaya çıkmıştır.Zor günlerde insanları, milletleri dağılmaktan, çökmekten kurtaracak fikirlere, ideallere ihtiyaç vardır. İslâm, Müslümanların acı günlerinde onlara bu özelliğe sahip bir fikir, bir ideal, bir ufuk vermiştir. Böyle bir din mevcut iken başka bir dinin zuhuruna ihtiyaç yoktur. İnsanın tabiatı, yenilik ve üstünlük ihtiva etmeyecek olan sistemleri din olarak kabul etmez.[1] Ancak hakiki din sahiplerini sapık yollara çekmek, onları avlamak için kurnaz taktikler geliştirerek yeri geldikçe Hinduizm, Budizm gibi millî-dinlerden, Yahudilikten, Hıristiyanlıktan, gerektiğinde de Kur’ân ve hadislere başvurarak tarihte ve günümüzde İslâm dünyasında peygamberlik iddiasında bulunan ve Hz. Muhammed’den sonra beşerin dini ihtiyacını tatmin iddiasıyla önceleri “müceddid”, “mehdî”, “Mesîh”,“vaad olunmuş Mesîh”, “Müsteğas”,[2] “kendini peygambere benzeten”,“peygamber vekilliği”, “yardımcı peygamberlik”, “peygamberin sözcüsü”, “eksik peygamber”[3] gibi yumuşak kavramlarla ortaya çıkan, iddialarını kanıtlayamayan ve diğer insanlar tarafından ciddiye alınmayan birçok “meczub”,“maceracı”, “peygamber taslağı”, “sahte peygamber”, “mütenebbî”,[4] “el-mütenebbiü’l-kâzib”,[5] “el-mütenebbiü’l-kezzâb”,[6] “yalancı peygamber”[7] ortaya çıkmıştır. Daha sonra bunların tamamına yakını rasûl ve nebîliğini iddia etmiş, hatta içlerinden bir adım daha ileri gidip ilâhlığını ilân eden yalancı peygamberler olmuştur.

Yalancı peygamberler, bulundukları bölgelerdeki ahlâkî, siyasî, ekonomik ve sosyo-kültürel şartların sebep olduğu bir takım mahalli tesirlerden cesaret aldıklarını görmekteyiz. Yalancı peygamberler, insanın psikolojisine aykırı ama içinde yaşadıkları topluluğun nabzını iyi tutan bir nevi oportünizm ile halkın temayülünü takip ederler. Bunlardan bazıları dinî görevleri hafifletmek suretiyle insanları kendilerine çekmek için gayret sarf etmişlerdir. Meselâ, daha Hz. Peygamberin sağlığında,[8] “Rahman’dan[9] vahiy aldığını söyleyen Müseylimetü’l-Kezzâb, Arap yarımadasının doğusunda meskûn Hanîfe oğullarına şarabı ve zinayı helâl kılıyor, namazı kaldırıyor ve orucu hafifletiyordu.[10]Yalancı peygamberler, “toplumsal bir boşluktan” da ortaya çıkmamışlardır. Onlar, toplumda aynı zamanda ve yan yana varlıklarını sürdürmek için stratejilerini geliştirmeye çalışmaktadırlar. Her birinin kendine has ve tabiîleri tarafından benimsenen gelenek, dil, norm ve değerleri, amaçları ve öğretileri bulunabilir. Ancak onlar arasındaki farklılıklar, radikal farklılıklar değildir; bu farklılıklar ikinci düzeydedir. Onlar, sadece farklı otoritelere, dillere, öğretilere, geleneklere, amaç ve çıkarlarına, zaman ve bölgelere bağlı bulundukları için farklıdırlar; aslında vardıkları sonuç itibariyle bir farkları yoktur. Ancak yine de bakış açıları birbirinden farklı olan yalancı peygamberlerin nihai amaçlarının da farklılık arz ettiği görülmektedir. Çünkü değişik sebeplerin etkisiyle aralarında anlayış planında belirgin farklılaşmalar söz konusudur. Hatta bu kimseler diyalektik akıl yürütme ve nedensellik ilkesine önem vermediklerinden çoğu zaman alışılmadık terimler ve bakış açıları ortaya koymaktadırlar. Öyle ki peygamberler, toplumun birliğine ve üyelerinin paylaşmakta oldukları hususlara ağırlık verirken, yalancı peygamberler toplum içindeki bölünme ve insanların farklı maddî çıkarları peşinde koşmaktan ileri gelen mücadeleler üzerinde durmuşlardır. Zira yalancı peygamberler, toplumun refahına olan düzen getirici değişimi değil, bozucu değişimi çözümlemeyi önemseyerek çıkarlarına ağırlık vermişlerdir. İlâveten bunlar, kendilerince olacak felâketleri önlemede yapılacak değişikliklerde dinî açıdan yenilikler istemelerinden dolayı insanlara ters düşmekte ve peygamberlere düşmanlık etmektedirler. Ancak unutmamak gerekmektedir ki, bu düşmanlık sadece Hz. Muhammed’e yönelik bir tavır değildir, aksine her peygamberin düşmanı bulunmuştur.[11] Özellikle Hz. Peygamber’e karşı olan düşmanlıktan dolayı bazı insanlar, kendilerini peygamber düşmanı haline getirebilmektedirler.[12] Nitekim Kur’ân’da bazı ümmetlerin hidâyet rehberi peygamberlerinin yalancı (kâzib) olduklarını söyleyerek onların kendilerinden üstün olmadıklarını, kendileri gibi sıradan bir insan olduklarını ve yalanlamalarına karşılık da peygamberlerin sabrettiklerini ifade edilmektedir.[13]

Yalancı peygamberler, ortaya koydukları inanç yapılarını, ilişkiler düzeni açısından diğer insanlara aktarırken ikiyüzlü bir davranış geliştirmektedirler.Çünkü iddiaları delil ve belgeden yoksundur. İddialarını da yalan üzere kurduklarından dolayı, kendilerinden olmayan insanlara ilişmelerindeki tutumları, tuzak kurmak ve aldatmak şeklinde gerçekleşmektedir. Yalancı peygamberlerin, kendilerinin büyük ilim sahibi olduklarını çevrelerindeki cahil, basit, düşünme ve araştırma kabiliyetinden yoksun insanlara kabul ettirmeye çalıştıkları bilinen bir gerçektir. Ancak Allah, bu tür inkârcı yalancıların iç yüzünü bize haber vermektedir. Zira kendisine vahyedilmediği halde “bana vahyolundu” diye söyleyenler,[14] kendi kendine din uyduranlar, yalan yere peygamberlik iddia edenler, Allah ve Peygamberle rekâbet etmeye kalkışanlar, Allah’a karşı ilimsiz olarak yalan uyduranlar ve özellikle vahiy iddiasıyla iftirada bulunanlar, Allah’a ilgisi câiz ve lâyık olmayan bir şey isnad etmektedirler. Bu kimseler, mevcut olmayan bir durumu ispat ve mevcut olan durumu da yok saydıkları için yalanın iki büyük çeşidini kendilerinde toplamış durumdadırlar. Onlar, beşeriyet için herhangi bir dini yenilik de ortaya koymamışlardır. Onların kitapları ve beyânları, tersine olarak, kendini methetmekten ve şatafatlı iddialardan ibaret kalmıştır. Bu yalancı insanlar, vahiy tecrübesinden yoksun oldukları için çok büyük vaadlerde bulunmaları da kendilerini peygamber yapmayacaktır. Oysa gerçek peygamberlerin bu türden vaadleri olmamıştır. Nübüvvet için nasıl vahiy gerekiyorsa, vahiy için de nübüvvet gerekir. Her konuda mutlak kudret ve yetki sahibi olan Allah, elbette nebî ile mütenebbî arasını ayıracak şekilde gerçek peygamberini delillerle destekler.

Müslüman bilginler, bu dinî ve felsefî düşüncelere mensup olanların her birini ikna edecek, aklî delillere -yerine göre naklî delillere de- başvurmak suretiyle doğu kökenli bu bâtıl ve geçersiz inanç sistemlerine karşı reddiyeler ve risâleler kaleme almışlardır. Ancak değişik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan yalancı peygamberlerin, tam bir resmini çizip okuyucuya sunmak güçtür. Zira yalancı peygamberleri en azından antropolojik, etnolojik, sosyolojik, psikolojik, iktisadî, tarihsel, dilbilimsel ve benzeri disiplinler açısından da araştırmak gerekmektedir. Fakat yine de bu araştırmalar bir yalancı peygamberin hangi gerekçelerle ortaya çıktığını ve söylemlerinin öz olarak ne olduğunu bize söylemedikleri gibi, biz de pek çok incelikli etkeni ilk bakışta göremeyebiliriz. Bu sebepten biz, İslâm düşünce tarihinde yalancı peygamberlerin ortaya çıkmasında etkin olan unsurlardan önemli gördüğümüz sosyo-kültürel, iktisadî ve pisikolojik etkenler üzerinde duracağız.

Yalancı peygamberlerin ortaya çıkmaları, sosyal hayatın değişik alanları ile sıkı bir ilişkinin varlığını göstermektedir. Özellikle ilk asırlarda İmâmiyye ve diğer aşırı Şiî gruplarda gâib imâmı bekleme nazariyesi, toplumsal ıslahat çalışmalarına yansımıştır. Müslümanlar arasında iç bozulmayla mücadele etmek, Müslümanların düşüşünü ve yıkılışını engellemek, fasıkların ve zalimlerin egemenliği ele geçirmelerini önlemek, yoldan çıkanlara ve kanuna karşı gelenlere -veya yasalara karşı çıkmaya teşebbüs eden herkese- karşı çıkmak gibi amaçlar, yalancı peygamberlerin fikirlerini yaygınlaştırabilmelerine imkân sağlamıştır. Dolayısıyla onlar, İslâm coğrafyasının şurasında burasında kendi peygamberliklerini ilân etmekten geri durmamışlardır.

Galiyye’nin hemen hemen her fırkasında farklı şekillerde görülen yalancı peygamberlerin varlığının temelinde kabileciliğe olan bağlılık, önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Araplar’da kabilecilik, ganimet ve inanç gibi Arap siyasî tarihini kendileri aracılığıyla okunan anahtar kavramlardan biridir.[15] Araplar’da kabile bağlılığı (el-asabiyye), aralarındaki rekabet için tek başına yeterli değildi. Bunun yanında daha yüksek seviyede bağlantı kurulması gerekliydi. Meselâ, lider olan insanı diğer insanlardan ayırabilecek “peygamber” veya “kâhinlik/peygamberlik” gibi vasıflar önemliydi. Peygamberlik, o topluluğun şeref ve izzetinin temsilcisi anlamına geliyordu. Halid b. Velîd, Yemame savaşının sonunda ele geçen esirlere sorular sorduğu zaman, onlar Müseylime’nin peygamberliğine ilişkin soruya, “bizim anlayışımız şudur: Sizden (Kureyş) bir peygamber, bizden de bir peygamber olsun” şeklinde verdikleri cevap,[16] Arapların dini duygularında kabileler arası yarışın boyutunu göstermektedir.

İktisadî sebepler de, yalancı peygamberlik iddiasında bulunan insanları cesaretlendirmiştir. Zira politik ve maddî zenginlikleri düşük bir düzeyde olsa da, yalancı peygamberlerden bazıları bulundukları bölgelerdeki iktisadî durumdan faydalanmak için gayr-i meşru kazanç kapılarını açık tutarak, insanlardan bir kısmını aldatma gayesi içerisinde olmuşlardır. Bu tarzda halkın cahilliğinden yararlanarak bir gayeye ulaşabilmek için bazı kimseler, peygamberlik iddiasını kendilerine uygun bir yol olarak seçmişler ve seçmektedirler. Bunlar dinî ve dünyevî sahaları, fikirleri için birer propaganda aracı olarak kullanmaktan çekinmezler. Onlar, kendilerine inananları, birer müşteri konumunda görmektedirler.

Ebû Hamid el-Gazzalî’nin (ö. 505/1111) kaydına göre, peygamberlik iddiasında bulunan birinin Gîlan’da[17] kendisine “Hakkın Yardımcısı” lâkabını da takıp günahsız olduğunu söyleyerek propaganda yapar. Bu adam, bölgenin sakinlerine Cennet’ten arsalar parsellemekte, hatta bazıları hakkında cimri davranmakta ve Cennet’ten bir zirâ’ yeri ancak yüz dinara satmaktadır. Onbinlerce inananı, ona yüklerle kıymetli mal, zahire taşımakta ve kendilerine Cennet’teki köşklerden satın almaktadırlar.[18]

Görüldüğü gibi, dinî değerleri kullanarak dindar kişilerden maddî çıkar sağlayanlar her zaman her toplumda vardır. Kimi kişiler, sahip oldukları pozisyonları ve statüleri sayesinde, içinde yaşadığı toplumun tamamının veya bir kısmının ilgisini çekebilir; böylece bu durumu kendi lehine çevirmek isterler. Kendilerine gösterilen teveccüh, onun mürşid, müctehid, mehdî yardımcısı, mehdî, mesîh, peygamber yardımcısı, peygamber gibi kavramlarla anılmaya doğru yüceltebilir. Böyle bir kimsenin de hiç olmadığı kadar varlıklı bir insan haline gelmesi az rastlanır bir durum değildir. Söz konusu kavramların, toplumlarda özellikle İslâm toplumunda dünyevî bir kazanca yol açmaması ve savunusu yapılan değerlerin yükselişi dolayısıyla menfaatlenmemek mümkün müdür? İşte, değişik isimler altında kendi toplumu tarafından en radikal ve en içten karizmatik motivasyonlarla harekete geçirilmiş olan bu insanlar, -örneğin Müseylime ve Yemâme topluluğu-, içinde bulundukları toplumun felâketi konumuna gelebilmektedirler.

Psikolojik rahatsızlıklar da yalancı peygamberlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Yalancı peygamberlerin ortaya çıkış nedenlerini anlayabilmek için, insan faktörünün önemini iyi belirlemek gerekmektedir. Bu bağlamda, yalancı peygamberlerin ortaya çıkışında farklı sebeplerin yanı sıra insan faktörünü de gözden uzak tutmamak gerekir. İnsanın olduğu her yerde, olgu ve olayların farklı değerlendirilişi kaçınılmaz gibi görünmektedir. Çünkü onların iddiaları, insanlar arasındaki bireysel farklılıklarla ve insan tabiatındaki psikolojik eğilimlerle ilişkili olduğu bilinen bir gerçektir. Bireysel karakter farklılıkları ve insan tabiatındaki psikolojik eğilimler, kişinin içinde yaşadığı sosyo-kültürel ve sosyo-politik ortamın tesiriyle farklı düşünce ve söylemlere sahip olmasını sağlayabilir. Nitekim bütün çağlarda, ya yalancılıkları meydana çıkmış ya da sırf saçmalıkları yüzünden kendi kendilerini ele vermiş olan yalancı peygamberler, insanların mu’cizeye ve harikulade olaylara karşı duyduğu kuvvetli eğilimi kullanarak taraftar edinmeye çalışmışlardır. Halife Me’mun (ö. 218/833) döneminde peygamberlik iddiasında bulunanlarla ilgili birkaç münazara zikredilir. İbnu’l-Murtazâ, “Tabakâtü’l-Mu’tezile” adlı eserinde bu konuda insanın ar duygularını zedeleyecek derecede ilginç bir örnek sunmaktadır: Maveraünnehir’de peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkan bir adam saraya getirilir ve ondan peygamberliğinin ispatı için mu’cize göstermesi istenilir. Bunun üzerine o da, “eğer sizden birinizin güzel annesi varsa bana getirsin, göz açıp kapamadan pek kısa bir zamanda ona nur topu gibi bir oğlan bahşedeceğim” tarzında bir mucize gösterebileceğini söyler. Divanda bulunan dönemin Mu’tezilî kelamcılarından Sümâme b. Eşres (ö. 213/828): “Annem bir süre önce öldü, fakat diğer kardeşlerimiz burada, umarım ki anneleri sağdır, sana getirsinler”[19] şeklinde cevap vererek onun psikolojik yönden ne denli rahatsız olduğunu ortaya koymuştur.

Yine yalancı peygamberlerin, başkaları adına belli görevleri ihdas etme gayreti içinde oldukları görülmektedir. Özellikle Müseylimetü’l-Kezzâb, el-Esved el-Ansî ve onları takip eden yalancı peygamberlerin liderlik, şan, şöhret, makam, mal ve servet elde etmenin yanında, İslâm’a karşı güdülen intikam duygusu, egoizm, ihtiras, ruhî rahatsızlık gibi nedenlerden dolayı da peygamberlik iddiasında bulunmuşlardır. Bunlar metod olarak haricî mücadele yolunu değil de, genelde Hz. Muhammed’in peygamberliğinin tasdîki yanında peygamberliklerini ilân etmişlerdir. Meselâ Kâdiyânîliğin kurucusu Mirza Gulam Ahmed -ve günümüzde de onunla paralellik gösteren yeni haraketler- Hz. Muhammed’i tasdîk ediyor görünerek nebîlik iddiasında bulunmuş ve “Allah, bu yüzyılda nebîler silsilesinin benzerliğini göstermek için beni ‘nebî’ olarak gönderdi”[20] demek suretiyle kendisinin Hz. Muhammed’in nübüvvetinin bir ihsanı olduğunu ileri sürmüştür.

Nitekim Mirza Gulam Ahmed, taraftarlarınca hakkında açıkça nebî ve resûl kelimelerinin kullanılışından sonra kendisi de bunu benimsemiştir. Ancak o, bu kelimeleri doğrudan doğruya kullanmak yerine isminin başına     “muhaddeslik”, “zıllî nebîlik” (nebînin gölgesi), “cüz’î nebîlik”, “tam nebîlik”, “ümmetî nebîlik”, “bi’l-kuvve nebîlik”, “burûzî nebîlik”, “mecazî nebîlik”, “mübeşşirât yoluyla nebîlik”, “şeriat getirmeyen nebîlik”, hindûlar için de “avatar” göreviyle gönderildiği gibi nitelikler eklemek suretiyle nebîlik iddiasında daima te’vile bürünmüş ve istediğini açıkça ortaya koymak yerine birtakım kelime oyunlarına başvurmuştur. O, bu şekilde birtakım kelime oyunlarıyla sanki nebîlik iddiası dışında bulunmuş görünmek istemiş ve bu tavrını ömrünün sonuna kadar sürdürdüğü bir davranış haline getirmiştir.[21] Bu arada şunu belirtmek gerekir ki, Ehl-i Sünnet ekolüne mensup kelâmcılar, ister el-Esved el-Ansî ve Müseylime gibiler olsun, isterse onlardan sonra peygamberlik iddiasında bulunanlar olsun, Hz. Peygamber’in peygamberliğini inkâr etmeseler de, peygamberlik taslayan bütün yalancı peygamberleri tekfir etmişlerdir.[22] Bu demektir ki, nübüvvet müessesesi Hz. Muhammed ile hitâma ermiş, ilâhî vahiy onunla kemâle ulaşmıştır. O, aynı zamanda; kusursuzluğun, eksiksizliğin, mükemmelliğin ve kemâlin eşsiz temsilcisidir.Diğer taraftan, insanın kötü bir sosyal çevrede yetişmesi, o çevreden etkilenerek farklı tezâhürlerde bulunabilir. Öyle ki, peygamberlik görevi gibi son derece yüksek bir rol, bir sürü tehlike ve zorluklara göğüs germeyi beraberinde getirmesine rağmen, bazı insanlar çıkıp hevâ ve heveslerine uyarak peygamberlik iddiasında bulunabilmektedirler. Çünkü insan için bir peygamber, bir ilâhî elçi suretinde görünmekten daha sürükleyici bir heves olabilir mi? Eğer bir kişi, bir yandan kibirliliği, öte yandan da kontrolden çıkmış hayal gücünün etkisiyle, kendini inandırmaya başlamış ve kuruntuya kendisini kaptırmış ise, bu kadar yüksek ve değerli bir dava yolunda hilelere başvurmakta tereddüt edebilir mi? Elbette burada, en küçük bir kıvılcım bile, en yakıcı bir alev halini alabilir. Üstelik malzemeler de, daima, buna göre hazırlanır.

Hiç şüphesiz, yalancı peygamberlerin ortaya çıkmasında çeşitli olumsuz arzular egemen olabilmektedir. Bunlar, sınırsız bir yükselme ve iktidar hırsı taşıyan megalomani derecesinde kibir, gurur, hırs, tamah, şan ve şöhret gibi duygulara sahiptirler. Ayrıca bunlar, hayata, insanlara ve zamana karşı kötümser bir felsefî zihniyeti taşıdıklarından, her ne suretle olursa olsun kuvveti ve kuvvetliyi yücelten, başkalarını küçük gören kişilikleriyle öne çıkarlar. Buna mukabil iktidar tutkusu, insan doğasının bir parçasıdır, ancak bu tutkunun, kendilerinin dünyayı çarpık bir biçimde görmelerine izin verilmemelidir. Çünkü ölçüsü kaçırılmış bir iktidar tutkusu tam anlamıyla deliliktir.[23] İşte, yalancı peygamberlik iddiasında bulunanlar, peygamberliği bir güç ya da iktidar kaynağı olarak görmek suretiyle prestij kazanmaya çalışmışlardır. Bunlar için iktidar, aynı zamanda muazzam bir servet ve güç anlamına gelmektedir. Gulât fırkaları tarafından Hz. Ali ve evlâdının isimlerinin istismar edilmesi, aristokratik ve aşiretvari davranışları segilemeleri, mensup oldukları toplumların üstünde belli derecede nüfuz ve otoriteye sahip olmalarından dolayı onları örgütlemeleri, kendilerini aşan büyük ve gizemli bir güç tarafından idare edildikleri gibi nedenlerin yalancı peygamberlerin iktidar/güç kaynağını oluşturduğu söylenebilir. Bu arada, hem siyasî hem de Allah, Cebrail, vahiy, peygamber gibi dinî kavramların inananlar üzerinde oluşturduğu etkinin cazibesine kapılan bazı insanlar, bu kavramlarla oluşan güce ulaşmak istemektedirler.

Yalancı peygamberlerden bazıları, Müslüman düşüncesinin entelektüel mirasına canlılık getirmek, sözde onu körelmekten, aşırı parçalanmışlıktan, muğlâklıktan ve karmaşıklıktan kurtarmak için kendilerince bir yol haritasını temin etmeyi amaçladıklarını söylemişlerdir. Sahte entelektüel bir hülya kuran bu insanların yaptıkları şey, çarpık ve düşük seviyeli bir taklitten ibarettir. Bunların kendilerine temel aldıkları görüşler, değişik din ve felsefî akımlardan nakil ve ithaldir. Bu sebeple, bunların hiçbiri yeni ve orijinal bir teblîğde bulunmamış, tamamen farklı din ve felsefî sistemlerden beslenmiş, siyasî, ekonomik ve dünyevî menfaat gayesiyle ortaya çıkmışlardır.

Kısaca yalancı peygamberler, Allah’ın son dini olan İslâm’dan umudunu kesmişler ve Rabblerine kavuşma noktasında derin bir şüphe içerisindedirler. Yalancı peygamberlerin söylemlerinde, Hz. Peygamber’e ve onun teblîğ ettiği dine olan karşıtlık büyük ölçüde kendini göstermektedir. Yalancı peygamberlerin ileri sürdükleri iddialar ise, belirgin bir toplumsal değişimin sonucu olarak değil, peygamber ve peygamberlik kurumuna bir karşı çıkış olarak görülmelidir. Bunlar, toplum içinde inançsızlığa, azgınlığa, sapıklığa düşen, bâtılı hakkın yerine ikâme etmeye çalışan, insanları Allah yolundan alıkoyan, Allah’a karşı yalan uyduran, bozgunculuk yapan, haddi aşan, büyüklük taslayarak aşırılığa giden, kendilerini ve tabiîlerini akıldışılığın vesâyeti altına sokan, taklit ve menfaat düşkünü, esasen nefislerinde hırs ve kıskançlık meyli olan inatçı, polemiklerden medet uman şarlatan, ihtilâlci ve akıl hastası insanlardır.

Allah, bu kimselerin durumunu şöyle tasvir etmektedir:

“Allah’a karşı yalan uydurandan, ya da kendisine hiçbir şey vahyolunmamış iken;

‘bana vahyolundu’ diyenden ve; ‘ben de Allah’ın indirdiği gibi indireceğim’ diyenden

daha zalim kim olabilir? O zalimler ölüm dalgaları içinde, melekler ellerini uzatmış,

‘Haydi canlarınızı çıkarın Allah’a gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun âyetlerine

büyüklük taslamanızdan ötürü bugün alçaklık azabıyla cezalandırılacaksınız!’ Derken onların halini bir görsen”.[24]

 

[1] Berki, Şakir, “İslâmiyet ve Sahte Dinler”, İslâm, S:24, Mart-Nisan, Ankara 1959, s. 7.

[2] Mirza Ali Muhammed (Bâb’ın kendisinden sonra gelecek peygamberin 1500–2000 yılları arasından önce ortaya çıkamayacağını ebced ve cifr gibi hesaplarla hesapladığını bildirmektedir. İşte ona göre Müsteğas, bu müddeti ifade eden, imdat ve yardım istenen kimse anlamına gelen bir kelimedir. Bahâullah, Mirza Ali Hüseyin, İkan Kitabı (çev. Mecdettin İnan), İstanbul 1991, s. 128, 138.

[3] er-Râzî, Ebû Hâtim Ahmed b. Hamdân, A’lâmü’n-Nübüvve: er-Redd alâ’l-Mülhid Ebî Bekr er-Râzî, Beyrut 2003, s. 200.

[4] Mütenebbî (yalancı peygamber) deyimi Halife Me’mun (ö. 218/833) zamanında erkek çocuklar için bir takma ad olarak da kullanılmıştır. Mez, Adam, Onuncu Yüzyılda İslâm Medeniyeti (çev. Salih Şaban), İstanbul 2000, s. 357.

[5] Câhız, bu kavramı “er-rasûlü’s-sâdık’ın zıttı olarak kullanmaktadır. el-Câhız, Ebû Osman Amr b. Bahr, Rasâilü’l-Câhız (nşr. Ali Ebû Mülhim), Beyrut 1987, s. 119.

[6] er-Râzî, Ebû Hâtim, A’lâmü’n-Nübüvve, s. 185, 198, 200; en-Nesefî, Ebu’l-Muîn Meymûn b. Muhammed, Tabsırâtü’l-Edille fî Usûli’d-Dîn (thk. Claude Salame), Dimeşk 1993, I, 401.

[7] Mütenebbî kelimesi bazı yazarlarca Türkçeye “peygamber taslağı” Şeklinde aktarılmıştır. Zira Türkçe’de mastar olarak taslamak, sıfat olarak da taslak kelimesi, kendinde olmayan bir değeri, varmış gibi gösterme ve öyle olmadığı halde iddiasında bulunma işine denilmektedir.Bu durumda mütenebbî, peygamberlik taslayan anlamına gelir. Dolayısıyla “mütenebbî”nin Türkçe’deki karşılığı olarak “yalancı peygamber” şeklindeki kullanımına, peygamber gibi nezîh bir unvanın yanına yalancı gibi iğrenç bir sıfatın yaklaşmasından sakınıldığından bu ifadenin yerine “peygamber taslağı” ifadesini uygun görenler vardır. (Yardım, Ali, Peygamberimizin Şemâili, İstanbul 1998, s. 73). Ancak biz, yalancı peygamber tabiriyle, İslâm’daki sınırlı bir anlama sahip olan peygamber kavramından daha genel bir anlamda kullanmaktayız. Bu nedenle, çalışmamızda yalancı peygamber ifadesini kullanacağız. Çünkü birçok kelam bilgini “er-rasûlü’s-sâdık”ın zıddı olarak “el-mütenebbiü’l-kâzib”i kullanmayı tercih etmişlerdir. (en-Nesefî, Tabsırâtü’l-Edille, I, 401). Hatta son zamanlarda, Türkiye’de bazı yazarlar, rasûl ve nebîlik iddiasında bulunanları “yalancı peygamber” tabiriyle ifade etmektedir. (Cevizoğlu, Hulki, Şeyhler Müritler ve Yalancı Peygamberler, İstanbul1997).

[8] Hamidullah, Muhammed, İslâm Tarihine Giriş (çev. Ruhi Özcan), İstanbul 1994, s. 115; Câbirî, Muhammed, Âbid, İslam’da Siyasal Akıl (çev. Vecdi Akyüz), İstanbul 1997, s. 399–400.

[9] Hz. Peygamber’den rivâyet edilen bazı hadisler, yalancı peygamberlerin ortaya çıkmalarını cesaretlendirmiştir. Meselâ: “...Ümmetimde otuz yalancı belirecek ve her biri peygamber olduğunu iddia edecektir; fakat ben, peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber yoktur.” et-Tirmizî, “Fiten”, 36; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 278; Wellhausen, Julius, İslam’ın En Eski Tarihine Giriş (çev. Fikret Işıltan), İstanbul 1960, s. 13–16.

[10] Câbirî, İslam’da Siyasal Akıl, s. 401, 406.

[11] En‟âm 6/112.

[12] el-Mâturîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed, Te’vilâtu Ehl-i Sünne (thk. Fatıma Yusuf Haymî), Beyrut 2004, II, 163.

[13] En’âm 6/34; Hûd 11/27.

[14] En’âm 6/93; Yûnus 10/17.

[15] el-Câbirî, İslâm’da Siyasal Akıl, s. 97–98.

[16] et-Taberî, Ebû Câfer Muhammed b. Cerîr, Târihu’l-Umem ve’l-Mulûk, Beyrut, ty, II, 463-519; İbnu’l-Esîr, Ali b.Ebu’l-Kerem, el-Kâmil fî’t-Târih, Beyrut 1968, II, 326-367; Aslan, Abdülgaffar, İslâm’da Peygamberlik ve Yalancı Peygamberlik Olgusu, Araştırma yayınları, Ankara 2009,s. 183-185.

[17] Cîlan, Taberistan sahilindeki bir bölgenin adıdır.

[18] el-Gazzâlî, Ebû Hâmid, Fedâihu’l-Bâtıniyye (thk. Abdurrahman Bedvî), Kahire 1964, s. 108.

[19] İbnu’l-Murtazâ, Ahmed b. Yahya, Kitâbu Tabakâtı’l-Mu’tezîle (nşr. Susanna Diwald-Wilzer) İstanbul 1964, s. 64.

[20] Fığlalı, Ethem Ruhi, Kâdiyânîlik (Ahmediyye Mezhebi), İzmir 1986, s. 41.

[21] Muhammed Ali, Maulânâ (Mevlâna), The Ahmadiyyah Movement (Tahrîk-i Ahmadiyyat) (Urduca’dan çev. S. Muhammed Tufail, M.A.), Lahore 1973, s. 119, 120, 124, 130, 133, 135, 142-145, 149 (Bu eser, Gulam Mirza Ahmed’in Tavzîh-i Merâ’ın Lahor kolunun tercümesidir);Mevdudî, Ebu’l-A’lâ, Kadıyanîlik Nedir? (çev. Ahsen Batur), İstanbul 1975, s. 24-25.

[22] el-Bağdâdî, Abdulkâhir, el-Fark beyne’l-Fırak (thk. Muhammed M. Abdülhamîd), Beyrut 1994,s. 343.

[23] Russel, Bertrand, Power, London 1960, s. 173–176.

 

Sayı 8

Temmuz-Haziran 2020

Sayı 7

Ocak-Haziran 2020

Sayı 6

Temmuz-Haziran 2019

Sayı 5

Ocak-Haziran 2019

Sayı 4

Temmuz-Haziran 2018

Sayı-3

Ocak-Haziran 2018

Sayı 2

Temmuz-Haziran 2017

Sayı 1

Ocak-Haziran 2017


PROF.DR.ABDÜLGAFFAR ASLAN