Gazzali’ye Göre Son İlahi Vahiy Kur’ân’ı Anlama ve Anlatma

Gazzali’ye Göre Son İlahi Vahiy Kur’ân’ı Anlama ve Anlatma

Kur’an’ı anlama konusu sahabeden günümüze devam eden önemli bir meseledir. İlk dönemde kullanılan fehim, fıkıh, tercüme, tefsir ve te’vîl kelimelerinin tamamı Kur’ân’ı anlama ile ilgilidir. Zaman içerisinde bunlardan son ikisi tefsir ve te’vil öne çıkmış diğer kelime ve kavramlar başka alanlarda ıstılah haline gelmiştir. Sözgelimi fıkıh, hukukî konuları anlamanın ıstılahı olurken tercüme, günümüz Türkçesinde de olduğu gibi, bir dilden diğer dile aktarma anlamında kullanılır olmuştur. Bununla birlikte tefsir ve te’vilin ne olduğu hususunda da bir anlaşma ve ortak nokta bulunduğu söylenemez. Tefsir nerede başlayıp nerede bitmektedir, çerçevesi nasıl çizilmelidir; te’vilin alanı nedir, nereden başlayıp nereye kadar gidebilir? gibi soruların geçmişte olduğu gibi günümüzde de herkesin ittifak ettiği açık ve çerçevesi belirli bir cevabını bulmak zordur.

Gazzâlî’nin asrı sufiler, bâtınîler, felsefeciler, kelamcılar/fakihler ve ehl-i hadîs gibi birbirinden zihniyet olarak ayrılan grupların bulunduğu ve bu ayrılığın doğurduğu görüş farklılıkları nedeniyle birbirlerine yönelik tenkitler hatta ithamların havada uçuştuğu renkli ve hareketli bir dönemdir. Sözgelimi Gazzâlî’nin ehl-i ilim dediği bazı kimselerin o dönemdeki sufileri, İbn Abbas ve benzeri müfessirlerin naklettiklerine aykırı olarak Kur’ân’ı te’vil ettikleri gerekçesiyle itham etmişler hatta küfürlerine hükmetmişlerdir.[1] Bu bir tek örnek bile dönemin tartışma ortamını ve zihniyet farkının meydana getirdiği görüşler arasındaki uçurumu göstermesi bakımından yeterlidir.

Bu durumda dönemin başlıca meselelerinden birinin Kur’ân’ın tefsir ve te’vilinin nasıl ve hangi argümanlarla yapılacağıdır. Öne çıkan fikir, tefsirin ancak nakil yoluyla gelen rivayetlerle yapılması gerektiği ve Kur’ân’ı anlamada çıkarsama ve bir delile dayanarak görüş ileri sürme/hüküm koyma anlamına gelen istinbat ve istidlal gibi yöntemlerin terk edilmesi gerektiğidir. Hz. Peygamber’den nakledilen “Kim Kur’ân’ı kendi görüşü ile tefsir ederse cehennemdeki yerine hazırlansın”[2] hadîsine dayandırılan bu anlayışı Gazzâlî benimsemez ve hatta şiddetle tenkit eder. Tenkitlerini de serdettiği dört delile dayandırır:

i. Eğer Kur’ân Hz. Peygamberden nakledilen rivayetlere dayanacaksa sahabenin de görüşlerinin geçersiz olması gerekir. Biz biliyoruz ki, İbn Abbas ve İbn Mes’ûd gibi sahabiler kendi görüşlerini söyleyerek Kur’ân’ı tefsir etmişlerdir.

ii. Sahabiler, bazı ayetlerin tefsiri konusunda telifi mümkün olmayacak şekilde çelişkili tefsirlerde bulunmuşlardır. Bu çelişkilerin tamamımın Hz. Peygamberden nakli mümkün değildir. Bu çelişkiler içerisinden doğrusunu tespit için de istinbat ve istidlale ihtiyaç vardır.

iii. Hz. Peygamber, İbn Abbas için “Allah’ım onu dinde fakîh kıl ve ona te’vîli öğret” diye dua etmiştir. Eğer te’vil sadece işitilen rivayet dayanacaksa İbn Abbas’a özel böyle bir duanın yapılmasının ne anlamı vardır?

iiii. Yüce Allah “Onlardan istinbatta bulunanlar onu bilirlerdi”[3] mealindeki ayette istinbatı ilim ehline nispet etmekte veya onların istinbata ehil olduklarını tespit etmektedir. İstinbat ise işitmeye dayalı rivayetin ötesinde

bir durumu ifade eder.

Tefsir ve te’vilin alanını daraltan ve ilim ehlini tabir yerindeyse hareket edemez hale getiren anlayışı eleştiren Gazzâlî, bu hususta bir çerçevenin olması gerektiğinin ve tamamen başıboşluğun da karmaşa meydan getireceğinin farkındadır. Bunun için özellikle iki hususa değinir. Birincisi insanların kendi arzu ve isteklerini tatmin ile ulaşabilecekleri bir takım şahsi çıkarlarını elde etmek için Kur’ân’ı alet etmeye yönelik tefsir ve te’villerin önüne geçilmesi gerekir. İkincisi ise ancak nakil/rivayet yoluyla bilinebilecek ayetlerdeki incelikleri göz ardı edip sadece Arapça bilgisine dayalı yapılan tefsirlerin de eksik hatta zararlı sonuçlar doğurabileceği gözden uzak tutulmamalıdır. Çünkü rivayetler, ayetlerde bulunabilecek mübhem, bedel, ihtisar, hazf, izmar, takdim ve te’hir gibi hususları bildirir ve açıklığa kavuşturur. Bu bilgilerden yoksun bir şekilde Arapça bilgisine dayanarak tamamen kişisel çıkarsamalarda bulunmak, fesat, fitne ve karmaşanın doğmasına neden olur. Bir dili bilmek önemlidir ama bir dilde ortaya çıkmış bir metni sadece o dili bilmekle anlaşılabileceğini düşünmek eksik ve fasit bir anlayış olur. Gazzâlî’nin getirdiği temsil de olduğu gibi bir ev hakkında bilgi sahibi olmak dışarıdan tahmin ve çıkarsamalarda bulunmakla değil ancak kapısından içeri girmekle mümkündür.[4]

Daha önceden var olan ve Gazzâlî döneminde de sıcaklığını koruyan bu meseleyi tefsir ve te’vil arasını ayırmak ve her birini ayrı bir alana hasretmek suretiyle Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö. 333/944) bir ölçüde çözmeye çalışmıştır. Ona göre tefsir sahabilere, tev’il ise ilim adamlarına ait bir husustur. Çünkü sahabiler, Hz. Peygamberin sohbetlerinde bulunmuş, hem savaş hem de barış zamanlarında onun hal, hareket ve açıklamalarına muttali olmuşlardır. Dolayısıyla Kur’ân ayetlerinin bir takım inceliklerini ondan dinleme ve bilme hususunda herkesten daha öncelikli bir konuma sahiptirler. Kendi görüşlerini açıklasalar bile bunu Hz. Peygamber’den öğrendikleri bir terbiye ve talim ile yaptıkları muhtemel hatta muhakkaktır. Öyleyse tefsir, ancak sahabîlerden gelen nakillerle yapılabilir. Yukarıda zikredilen “Kim Kur’ân’ı kendi görüşü ile tefsir ederse cehennemdeki yerine hazırlansın”[5] hadisini bu çerçevede anlamak gerekir. Te’vil ise bir kelimenin manasının varacağı son noktayı tespit ve tayindir. Bu işlemde sözü muhtemel manalardan birisine yönlendirmek veya tercih etmek söz konusudur. Tefsirde nakil ile sınırlandırma, burada geçerli değildir. Ancak te’vil işleminde Allah adına açıklama yapmak gibi bir cüret içine de girilmemelidir. Yapılan işlemin bir zan ve tahmin olduğu Allah’ın muradının bu olabileceği şeklinde ihtiyatlı ve temkinli davranmakta ve görüş açıklamakta fayda vardır. Çünkü Kur’ân’da neyin murat edildiğini bilen sadece Yüce Allah’tır.[6] İnsan burada bir tercümandır. Hz. Ali (ö. 40/661) bu hususa şu sözüyle dikkat çeker: “Kur’ân, iki kapak arasında bir kitaptır. Kendisinin hakemlik yapması ve konuşması mümkün değildir. İçindekileri dile getirecek bir tercümana gereksinim duyar. Bu dile getirme görevini yerine getirecek de insandır.”[7] Burada insana düşen kendi konumunu ve rolünü çok iyi bilmesi ve tayin etmesidir. Çünkü aklın yolu birdir ve nitekim Hz. Ali, Mâtürîdî ve Gazzâlî’nin ifadeleri farklı olsa bile, bir ortak noktada buluşmaktadırlar. Gazzâlî’nin Kânûnu’t-Te’vîl adlı risalesinde beğenisini dile getirdiği orta yolu tutan alimlerin tavrı ve anlayışı da budur.[8]

Sonuç olarak Kur’ân’ın tanınması, onun Allah kelamı olduğunun bilinmesiyle ve mucizevî bir yolla peygambere ulaştığının kabul edilmesiyledir. Diğer bir deyişle Kur’ân hem mucizedir hem de mucizevî yolla insanlığa ulaşmış ilahî bir kitaptır. Kur’ân’ın zâhiri yanında bir bâtın manasının olduğu da muhakkak olmakla birlikte, bu iki mananın birbirinden kopuk ve yine birbirine aykırı olması asla söz konusu değildir. Her iki mana da insanın ruh ve bedeninin oluşturduğu bütünlük gibi, uyumlu bir birliktelik oluşturur. Kur’ân’a ulaşmak ve onu hakkıyla anlamak için şekil ve esasa tekabül eden bir takım şartların Gazzalî’nin ifadesiyle zâhir ve bâtın edeplerinin gözetilmesi gerekir. Bunları gözeten insan hakkıyla Kur’ân’ı anlamaya muktedir olur. Ancak Kur’ân’ın tefsir ve te’viline gelindiğinde yine bir takım şartların bulunması kaçınılmazdır. Burada da, hevâ ve heves gibi denî arzulardan ve şahsî çıkar peşinde olmaktan uzak durmanın yanı sıra Hz. Peygamber’den ve sahabeden nakledilen bilgilerin ve inceliklerin dikkate alınması önem arz etmektedir.

 

 

[1] Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn, I, 524.

[2] Tirmizî “Tefsîr”, 1.

[3] Ayetin tamamının meali şöyledir: “Onlara güven ve korku veren bir haber geldiğinde hemen yayıverirler. Eğer söz konusu haberi Allah’ın Rasulüne veya yetkili kimselere (ulu’l-emr) götürselerdi, içlerinden istinbatta bulunabilecekler bu haberin ne olduğunu bilirlerdi. Allah’ın fazlı ve rahmeti olmasaydı çok azınız hariç hepiniz şeytana uyardınız.” en-Nisâ 4/83.

[4] Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn, I, 526-528.

[5] Tirmizî “Tefsîr”, 1.

[6] Mâtürîdî, Te’vîlâtü Ehli’s-Sunne, I, 1; Bekir Topaloğlu, Te’vilatü’l-Kur’ân’dan Tercümeler, İstanbul 2003, s. 3-4 (Arapça kısım s. 3-4)

[7] Nehcü’l-Belağa, (tah: Suphi Salih), Beyrut 1982, s. 182.                                                                                                                                           

[8] Gazzâlî, Kanûnu’t-te’vîl (nşr. Mahmûd Bîcû), y.y., 1413/1993, s. 19-20.

Sayı 8

Temmuz-Haziran 2020

Sayı 7

Ocak-Haziran 2020

Sayı 6

Temmuz-Haziran 2019

Sayı 5

Ocak-Haziran 2019

Sayı 4

Temmuz-Haziran 2018

Sayı-3

Ocak-Haziran 2018

Sayı 2

Temmuz-Haziran 2017

Sayı 1

Ocak-Haziran 2017


PROF.DR.CAĞFER KARADAŞ