Bilinemeyenle Karşılaşma ya da Dinlerde Vahiy

Bilinemeyenle Karşılaşma ya da Dinlerde Vahiy

En basit anlamıyla tanrının/aşkın/metafizik bir varlığın insanlarla olan iletişimi şeklinde tanımlanabilecek olan vahiy bu özelliğiyle tamamen dinlerle ilişkili ve onlar için vazgeçilmez/temel bir kavram/anlayıştır. Dini anlamda, Tanrının (sözsel, eylemsel ve bizatihi yeryüzüne inme gibi farklı biçimlerde) kendisini insanlara bildirmesine ya da onları bir hakikate muttali kılmasına vahiy denildiği gibi bu ikisini gerçekleştirme yollarına ve Tanrı’nın sözünün metne dönüşmüş haline de vahiy denir (Vedalar, Gatalar, Tevrat, İncil, Kur’ân gibi). Bu özelliğiyle vahiy iki temel argümana dayanır. Birincisi insanı aşan, doğrudan bilinemeyen, her şeye muktedir ve insanlarla ilişkisini kesmemiş bir tanrı; ikincisi ise bu vahyi alabilecek ve kullanabilecek akıllı bir varlık.Tanrıyı ve tanrının isteğini bilme tarih boyunca iki ana şekilde gerçekleşmiş gibi görünmektedir.

Birincisi yukarıdan aşağıya; ikincisi ise aşağıdan yukarıya. Birincisi dinidir ve vahiy daha çok bunun için kullanılır. Burada aktif olan, insanlara kendisini tanıtmak ve onlara bir şeyler iletmek, yol göstermek isteyen tanrıdır. İkincisi ise akıldan ya da bizatihi tabiattan hareketle böyle bir varlığın mevcudiyetini ve onunun iradesini bilmeye yönelik çabayı ifade eder (varlığını bilme kozmik vahiy; ne dediğini anlama kehanet).

Ancak birincisinde Tanrının hem anla hem de gelecekle ilgili iradesi bizatihi kendisi tarafından ifşa edilmesine rağmen, ikinci kısımda tabiattaki bir takım unsurlar kullanılarak onun iradesi ve gelecekte olacak şeyler tespit edilmeye çalışılır. Birincisi karşılığını, Zerdüştlük Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın vahiy anlayışlarında bulmasına rağmen ikincisinin örnekleridaha ziyade, Şamanizm’de ve kehanetin çeşitli uygulamalarında görülür. Kâhinler tarafından gelecekte olacakları bilmek için atalar, tabiat güçleri, hayvanlar, özellikle de kuşlar, boğazlanan hayvanların belli organlarının durumu vs. gibi çok çeşitli unsurlara müracaat edilir.

Haklarında, bize kadar gelmiş şifahi rivayetlerinden bilgi edindiğimiz ilkel/ yazısız/medenileşmiş olan toplukların aşkınla ve onun geleceğe yönelik iradesi ya da gelecekte ne olacağına dair bilgi bu ikinci (Şamanların vect haline geçmeleri sonrası ruhlarla iletişim kurmaları[1]; Roma Augurlar’ının vahşi hayvanların hareketlerini gözlemeleri, Çin’de Kaplumbağa kemiklerinin ateşe atıldıklarında çatlamaların aldıkları şekiller[2] vs.)[3] yolla öğrenilmeye çalışılır. Bunlar arasında peygamberlerin birazdan bahsedilecek olan vahiy alma biçimlerine en çok benzeyen, belli ayinsel eylemlerden sonra kendinden geçerek, göklere ve yer altına inerek ruhlarla ve atalarla temasının sonunda geçmiş ve gelecek hakkında bilgiyle dönen, birçok fonksiyonu icra edebilen (şifacı, din adamı vs.) hemen hemen bütün yazısız toplumlarda bulunan ancak farklı isimlerle adlandırılan kişinin, şamanın durumudur. Şaman olmanın farklı yolları olmakla birlikte, bu iş için görevlendirilme/seçildiğini/ çağrıldığını hissetme ve kabul edilmediğinde sıkıntılı durumlar yaşamayla, kendinden geçerek gelecek, hastalık ve kayıp olmuş şeylerin bilgisini elde etme maksadıyla kendisinden geçme gibi özellikleri, ilkel toplumlardaki şamanlığın Ortadoğu tipli peygamber algısının karşılığı olarak görülebilir.

Yukarıda da ifade edildiği gibi, içinde bulunduğumuz (Ortadoğu/Semitik) dini gelenek anlamında bir vahiyden söz etmek için aşkın, içindeki her şeyle birlikte evreni yaratan ve onunla ilgilenmeye devam eden bir Varlığın mevcudiyetinin kabulü temel bir esastır. Bu şekilde bakıldığında dünyanın en kadim inançlarından biri olan Hinduizm’de böyle bir vahiyden söz etmek mümkündür. Ancak burada en azından Vedaların kaynağı olarak kabul edilen vahiyden söz ettiğimizde yukarıdan maksatlı bir bildirme iradesinden daha ziyade, vect halindeki Hint azizlerinin (Rişî=görenler/görücüler), Brahma’dan kutsal bilgiyi (=veda, vid= kökünden) işitmeleri (=şruti) söz konusudur. Bunun sonucunda ortaya çıkan metinler, tanrısal kaynağından dolayı vahiy ürünü, sorgulanamaz otorite olarak görülürler[4]. Ayrıca Tanrının hakikat hakkındaki bilgisini işitmenin yanı sıra, Tanrı bizatihi öğretmek, yanlışları düzeltmek maksadıyla kendisini farklı bedenlerde olmak üzere yeryüzünde tezahür de ettirir (Avatar=yukarıdan aşağıya inen). Hatta bazen tanrı, bu tür bilginin insanlara ulaştırılmasını da ister (Ramayana Destanı’nın insanlara ulaştırılması için yazıya geçirilmesini Brahma’nın Valmiki’den istemesi gibi)[5].

Budizm en azından Therevada (=Eskilerin öğretisi) mezhebi göz önünde bulundurulduğunda aşkın bir varlık kabul etmediğinden Semitik dini gelenek bağlamında herhangi bir vahyi kabul ettiği söylenemez. Ancak insanların yaşadıkları sıkıntıya yol açan hakikate bireysel çabayla ulaşma olan, bir aydınlanma söz konusudur. Seylan, Burma, Siyam, Kamboçya ve Tibet, Moğolistan, Çin, Kore ve Japonya’da bulunan Mahayana Mezhebi (birinci grup Kuzey; ikinci grup Güney Okulu olarak adlandırılır) ve alt dallarında dünyevi Buda’nın Aşkın Yönünü ifade eden, Hakikatin Bizatihi kendisi kabul edilen Buddha-Kaya anlayışı vardır. Ancak buna rağmen onda da bir yukarıdan aşağı bir vahyin varlığından söz etmek mümkün değildir.

Çin düşüncesinde Yüce Varlık (Şang-ti) anlayışı olmakla birlikte, onun insanlarla iletişim halinde olduğunda dair bir inanç aşikâr değildir. Chou Hanedanlığı dönemiyle ilişkilendirilen Shii/Şiir Ching/Kitabı’nda resmedilen Gök (Tien), her şeyi yapabilen güç ve kudrete sahip, insanlarla ilgilenen ve onlardan kendi emirlerine itaat etmelerini isteyen bir Tanrı olarak takdim edilse de, sonraki dönemde bu özelliğini kaybetmiş görünmektedir. Özellikle Mou-tzu dışındaki filozoflarda din çok önemli bir işlev görmez. Shii Kitabı’nında ait olduğu Şang Hanedanlığı dönemi, gelecek hususunda Gök’ün emrini öğrenmek için kaplumbağa kemiklerini kullandığı kehanetlere başvurur ve bunları yorumlardı (kemiklerin aldıkları şekillerin yorumlanmasına dair açıklamalar için bkz. Değişimler Kitabı/I Ching). Nasıl olduğundan söz etmeksizin, Konfüçyüs de elli yaşında Göğün emrini öğrendiğini söyler.

Japonya’da ne oldukları tam olarak tanımlanamasa da tabiatın her yerinde var oldukları kabul edilen, Kamiler insanların isteklerine karşılık veren görünmez varlıklar olarak kabul edilirler. Budizm Japonya’ya gelinceye kadar bunların herhangi bir resmi, heykeli olmadığı gibi, mabetleri de yoktu. Çeşitli vesilelerle insanlara hem korkunç hem de merhametli yönünü gösteren Kamilerin ne demek istediklerini, bugün artık resmi bir iş olarak kehanetle uğraşmasalar da, Japon kahineleri/şamanları olan mikolar bir zamanlar insanlara ulaştırma vasıtası olarak işlev görürlerdi. Ancak bu da keza Kamilerin iletmek istedikleri bir şeyi bildirmeden daha ziyade, aşağıdan yukarı yönelik bir bilme çabasıdır.

Yazılı bir kültüre sahip olmadıkları için inançları hakkında ancak sözlü nakillerden bir şeyler öğrendiğimiz Afrika’da farklı isimlerle adlandırılan; her şeyin yaratıcısı olan, benzeri bulunmayan vs. özelliklere sahip bir Yüce Varlık (Supreme Being) düşüncesi bulunsa da, -kadim dönemlerde böyle bir ilişkinin varlığı kabul edilse de uzun bir zamandan beri- onun insanlara iletişime geçtiğine dair bir inanç yoktur. Herhangi bir şekilde resmedilmeyen, insanlardan uzak, onların işlerine karışmayan, insanların ise ancak çok ciddi sıkıntılar yaşadıklarında yardım istedikleri bir tanrıdır. Kehanet bu Yüce Varlığa değil de, daha aşağı tanrılara çocuğun doğum öncesi talih haritasını tespit etmek, evlilik ve ailevi vb. meselelerle alakalı olarak müracaat edilir.

İslâm’ın da içinde yer aldığı ve yukarıda Ortadoğu/Semitik Gelenek adını verdiğimiz; uzak doğu inançlarına nazaran birçok ortak anlayışa/kavrama sahip dinlerin ilk örneği olarak kabul edilebilecek Zerdüştlük ve hayatı hakkındaki anlatılardan tam bir peygamber olarak resmedilmiş görünen Zerdüşt, sıfatları/şahsiyeti olan aşkın bir tanrıyı, Ahura Mazda’yı kabul ettiği için, vahiy anlayışına sahiptir. Vohu Manah adındaki melek onu göğe, Ahura Mazda’nın huzuruna götürmüş ve Ahura Mazda, emirlerini vahyetmiş ve bunu dünyadaki insanlara yaymasını emretmiştir. Bu doğrudan vahyin yaşanması sonrasında, “iyi bilgiyi” kendisine bir aracının, Vohu Manah’ın getirdiğini söyler. Dolayısıyla Zerdüştlükte; Ahura Mazda’nın doğrudan ve melek Vohu Manah’ın aracılığıyla olmak üzere iki türlü vahiy anlayışı olduğu söylenebilir.Yahudilik, bizatihi Tanrının insanın bilincini nüfuz ederek ona ilahi hakikati vermesini vahiy olarak kabul eder. Dolayısıyla Yahudilik, insanın herhangi bir çabayla O’nun iradesini bilmesini imkânsız görür. Tanrı insanlarla ilişkisini hiçbir zaman kesmemiştir; cennete Adem ve Havva ile sonraki peygamberlerle (Musa, Samuel, Yeşeya, Amos, Yeremya, Hezekiel, Zekeriya) konuştuğu gibi, (Mısır’dan Yahudileri kurtarması ve onları Vaadedilen topraklara getirtmesi gibi) doğrudan tarihe müdahale ederek de onlarla ilişki içinde olmaya ve kendisini insanlara bildirmeye devam etmiştir.

Yahudilikte vahiy iki temel şekilde gerçekleşir: Tanrının doğrudan tecellisi (gilluy şekine) ve O’nun Ruhu ya da meleği, işaretler, yasalar sayesinde iradesinin tezahürü. Bu tecelli/tezahür birçok şekilde ve yerde (mabedin kuruluşunda, peygamberin görevlendirilişi sırasında olmak üzere rüyada, rüyette, yanan çalı gibi nesnelerde ve tabiat olaylarında vs.) vukuu bulur. Bu tezahürün bütün insanlar için vukuu bulduğu ifade edilse de, Tanrı’nın yüz yüze görüştüğü tek kişinin Hazreti Musa olduğu kabul edilir (“Onunla remz ile değil, açıkça, ağız ağıza söyleşeceğim ve Rabbin suretini görecek” Sayılar 12/6-8).[6] Bu, bütün peygamberler içinde yalnızca Musa’ya has olan ve onu benzersiz kılan bir vahiy şeklidir. İkinci vahiy şeklini oluşturan Tanrının iradesinin, Rabbin Sözü’nün, Tevrat’ın (Yasa, Öğreti) peygamberlere gelmesidir. Eski Ahi’te bu durumun birkaç şekilde gerçekleştiği görülür. İnsanların Tanrı adına konuşmaları ve peygamberlik etmeye başlamaları onların üzerine/onlara, Ruhun/Tanrının Ruhunun/Kutsal Ruhun inmesiyle/gelmesi olmaktadır. Bu ruh sayesinde peygamber Tanrı ile ilişkiye girmekte, O’nun iradesini ve ne istediğini öğrenerek onu insanlara ilan/tebliği etmektedir. Tanrı’nın elinin insanların üzerine gelmesi de, Ruhu’nun inmesi/gelmesiyle aynı durumu ifade etmek için kullanılan bir durumdur. Vahyin geldiği bir başka biçim ise Meleğin/ Tanrı’nın Meleğinin insanlara gelmesi ve Tanrı’nın iradesini bu melek aracılığıyla bildirmesidir. Kitab-ı Mukaddes’te melek yer yer karışıklığa yol açacak biçimde kullanılmaktadır. Yakup sabaha kadar güreştiğinin Tanrı olduğunu söylerken; başka bir yerde onunla güreşenin melek olduğu ifade edilir. Sara ile yaşadığı sıkıntılı durumdan kurtulmak için evden ayrılan Hacer, çeşme başında kendisiyle konuşanın Tanrı olduğunu söyler. Oysa başka bir yerdebonun melek olduğu anlaşılır. Bu da söz konusu durumda vahyin hem aracılı hem de aracısız olarak Tanrının bizatihi melek şeklinde tezahür ederek kendi mesajını ilettiği anlamına gelir. Yahudi literatüründe Tanrının bir insanı peygamber seçtiği ve ona iradesini bildirdiğinin bir başka ifadesi de, Tanrının Kelam’nın insanların üzerine gelmesidir.Sami dini geleneğin ikinci halkasını oluşturan Hıristiyanlığın vahiy anlayışına gelince, insanın doğal aklı sayesinde, mahlûkattan hareketle Tanrıyı bulunabileceğini kabul etmekle birlikte, bir başka tanıma şekli daha vardır ve insan hiçbir zaman bunu gerçekleştiremez. Bu da Tanrının bizatihi verdiği bir kararla insana kendisini ifşa etmesi yani vahiydir[7]. Kutsal kitaplarında vahyin kendisini ifade etmek için ortak tek bir kelime olmamasına rağmen, İsa anlayışlarına uygun olarak vahyin gerçekleşmesi ve sonrasını ifade eden kavramlar kullanılmıştır. Buna göre Sinoptik İncilleri (Matta, Markos, Yuhanna) için, ilahi bilgiyi ve müjdeyi açıklaması; Pavlus da, İsa Mesih’te ortaya çıkan gizemi, Yuhanna’da ise, Tanrının Kelâmı’nın ortaya çıkması, görünmesi ve insan olarak aramızda yaşam sürmesi anlamına gelir[ 8]. Bu şekilde anlaşılan vahyin kayağının kim olduğu meselesi de, söz konusu anlayışlara uygun olarak değişiklik göstermektedir. Hem Sinoptik İnciller hem de Pavlus’un mektuplarına göre, vahyin kaynağı Tanrı’dır. Ancak İsa’nın İbrani peygamberlerinin tanrı adına konuşmalarından farklı olarak “ben size derim ki; ben size diyorum ki” gibi ifade kendi adına konuştuğunu gösteren ifadeler bu kanaatin tek doğru olarak dile getirmenin mümkün olmadığını gösterir. Yuhanna’nın “Başlangıçta Kelam vardı….” sözü bu ikisini bir araya getirerek İsa’yı hem vahyin öznesi hem de nesnesi kılan bir ifade olarak görünse de, bunun Yuhanna’nın kitabında savunduğu yegâne düşünce olduğunu söylemek zordur, çünkü o da yer yer vahyin kaynağı ve vahyin konusu arasında ayırım yaparak, kaynak olmaklığı Tanrı’ya atfeder. Bu aslında, Hıristiyan iman esaslarının kesin karara bağlandığı İznik Konsili’ne kadar her iki düşüncenin savunucularının bulunduğu, ancak İsa’nın tanr ılığı kesinleştirildikten sonra Vahyin hem kaynağının hem vahyin konusunun bizatihi İsa olarak kabul edilmeye başlandığı söylenebilir.

Bu birleşimden dolayı Hıristiyan dünya içen İsa’nın, daha önceki bütün vahiy türlerinden farklı ve benzersiz bir durumdur[9].Hıristiyan literatüründe vahyin gerçekleşme yollarına gelince bunlar; melek ile, rüya, rüyet ve kutsal ruh ve İsa Mesih ile vahiydir. Yahudilikte meleğin Tanrı ile insan arasında bir aracı işlevi gördüğü düşüncesi varlığını,Hıristiyanlıkta da devam ettirir. Melekler peygamberlere tanrının vahyini getirdikleri kabul edilse de, bu onların yalnızca peygamberlere göründükleri/ geldikleri anlamına gelmez; onlar diğer insanlara da gelir ve onları yol gösterir, onları yönlendirirler. Cebrail’in Meryem’e geliş, Yusuf’a, çobanlara, Filibus’a, Kornelius’ya görünmesi gibi. Meleklerin insanlara bu görünmeleri, rüyada, rüyette ve insan sureti biçimlerinde olmuştur[10]. Eski Ahit’te Meleğin Musa’ya, Zekeriya’ya mesaj getirdiği ifadeleri yer alsa da, İsa’ya meleğin bu maksatla geldiğine ya da bu gelişin rüya ya da rüyette gerçekleştiğine dair herhangi bir ifade yer almaz[11].

Hıristiyanlık için vahiy kemâl halini, bizatihi Tanrının sözünün beden bulup aramızda yaşaması olan İsa ile bulmuştur[12]. Evvelki vahiyler yukarıda zikredildiği gibi bir takım aracılar vasıtasıyla gerçekleşmiş olmasına rağmen İsa ile gerçekleşen vahiy, doğrudan ve aracısız vukuu bulması itibariyle benzersiz bir olaydır. Bu yüzden kendisinden önceki ve sonraki vahiy anlayışları hiçbir zaman onunla mukayese edilemez[13]. O geldikten sonra öncekilerin geçerliliği ortadan kalktığı gibi, sonraki vahiy ve Tanrıya götürme iddialarının da bir geçerliliği yoktur: Beni görmüş olan, Baba’yı görmüştür”. “Yol da, gerçek de, yaşam da Ben’im. Ben aracı olmadıkça kimse Baba’ya gelemez. Eğer beni tanımış olsaydınız, Babam’ı da tanırdınız. Artık O’nu biliyorsunuz, hem de gördünüz”[ 14]; “Hıristiyanlık inancı, Mesih’de tamamlanmış olan Vahyi düzelttiğini ya da aştığını iddia eden “açınlamaları” kabul etmez. Hıristiyanlık dışı bazı dinler ve de böylesi “açınlamalar” üzerine kurulmuş bazı yedin mezhepler bu kategori içindedir”[15].

Kaynaklar

Christmas Humphreys, A Popular Dictionary of Buddhism, Curzon Press London1987.

Crawford Howell Toy, Kaufmann Kohler, “Revelation”, jewisihencyclopedia.X, 390.

Fuat Aydın, “Budizm”, Yaşayan Dünya Dinleri, ed. Ali Erbaş, Eskişehir 2016.

………….., Hint Dini Düşüncesinde İnsanın Özgürlük Arayışı, Eski Yeni Yayınları,Ankara 2013.

Greek Religion and Society, ed. P. E. Easterling and J. V. Muir, Cambridge UniversityPress, Cambridge 1985.

H. L. Goudge, “Revelation”, Encyclopedia of Religion and Etics, X, 745-749.

Katolik Kilisesi, Din ve Ahlak İlkeleri, çev. Dominik Pamir, İstanbul 2000.

Klaus K. Klostermaier, A Survey of Hinduism, second edition, State Universitiy of New York Press, New York 2994.

Mariasusai Dhavamony, Phenomenology of Religion, Universita Gregoriana Editrice, Roma 1973.

Mario Poceski, Chinese Religion, the eBook, Journal of Buddhist Ethics Online Books Ltd. 2009.

Mehmet Alıcı, Kadim İran’da Din, Ayışığı Yayınları, İstanbul 2012.

Muhammed Tarakçı, “Vahiy, Diğer Dinlerde”, DİA, XXXXII, 443-447.

……………………., “Tanah’ta Vahiy”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,

Cilt: 11, Sayı:1, 2002, s. 193-218.

…………………….., “Hristiyanlık’ta Vahiy”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 12, Sayı: 2, 2003 s. 171-201.

Mustafa Sinanoğlu, Kitab-ı Mukaddes ve Kur’ân-ı Kerim’de Nübüvvet, yayınlanmamış doktora tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1995.

A Dictionary of Comparative Religion, Weidenfeld and Nicholson, London 1970.

[1] Şamanlar ve Şamanizm için bkz. Mircae Eliade, Şamanizm, çev. İsmet Berkan, İmge Yayınları, Ankara 1990.

[2] Kehanet kemikleri için bkz. Mario Poceski, Chinese Religion, the eBook, Journal of Buddhist Ethics Online Books Ltd. 2009, s. 5-8.

[3] Kehanet ve kehanette bulunma yolları hakkında bkz. Mariasusai Dhavamony, Phenomenology of Religion, Universita Gregoriana Editrice, Roma 1973, s. 45. Yunan dünyasının en önemli kehanet merkezi olan Delf kahini için bkz. Greek Religion and Society, ed. P.E. Easternling and J. V. Muir, “Delph and Divination”, Cambridge University Press, Cambridge 1985, s. 121-154. Roma kahinleri olan Augurlar için bkz. S. G. F. Brandon, “Augurs, Augury”, A Dictionary of Comparative Religion, (S.G.F. Brandon) Weidenfeld&Nicholson, London 1970, s. 115.

[4] Fuat Aydın, Hint Dini Düşüncesinde İnsanın Özgürlük Arayışı, Eski Yeni Yayınları, Ankara 2013, s.17-24.

[5] “Derken Brahma gülerek ermiş Valmiki’ye bu şiirsel sözlerin senin şanını her yere yaysın, senden tek istediğim, bu şiir ölçüsüyle Şri Râma’yı, göksel ermiş Nârada’nın sana anlattığı bu öyküyü, kardeşi Lakshmana’yı, karısı Sita’yı, Rakshahasaları, yani bütün Râma Öyküsü’nü anlatmalıdır” dedi. Öyle ki bu eser yeryüzünde ve gök dünyalarında, her yerde, tanınsın, bilinsin” diye ekledi ve sonra gözden kayboldu. Ermiş Valmiki, öğrencisi Bhaaradvaca ve diğer müritler şaşkın halde kalakaldılar. Sonra hepsi birlikte hocalarının söylediği beyiti tekrar etmeye başladılar. Valmîki, yaratıcı Tanrı Brahma’nın dediğini yaptı ve hecelerine, fiil köklerine, uyaklarına dikkat ederek, yüzlerce beyitten oluşan, işitilmesi hoş Râma öyküsünü ve onun on başlı yaratık Râvana’yı öldürülüşünü anlatmaya başladı”. Valmîki, Hint Destanı, Râmâyana, çeviren ve özetleyen Korhan Kaya, İmge Kitapevi, Ankara 2002, s. 31.

[6] Tanrıyı görenin sağ kalamayacağı Kitab-ı Mukaddes ifadesinden dolayı, Musa’nın O’un görmesini imkânsız olduğunu kabul edenler Yahudi düşünürleri de vardır. Sina dağında gerçekleşen ve Yahudiler tarafından binlerce insanın tanıklık ettiği bu olayda, Tanrı’nın tek tek bütün Yahudilerle konuştuğu, Rabbani Yahudilik tarafından kabul edilir. Crawford Howell Toy, Kaufmann Kohler, “Revelation”, jewisihencyclopedia. X, 390.

[7] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, çev. Dominik Pamir, İstanbul 2000, s. 35.

[8] Tarakçı, a.g.m, 172-175.

[9] Tarakçı, a.g.m., 175-177.

[10] Tarakçı, Hıristiyanlıkta Vahiy, s. 178.

[11] Mustafa Sinanoğlu, Kitab-ı Mukades ve Kur’ân-ı Kerim’de Nübüvvet, s. 198-199.

[12] “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar. Karanlık onu alt edemedi”, Yuhanna 1/1-5.

[13] İsa’da gerçekleşen vahiy için bkz. Tarakçı, a.g.m., 187-189; Sinanoğlu, a.g.t,, s. 197-198.

[14] Yuhanna 14/9; 14/6-7.

[15] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, çev. Dominik Pamir, s. 39.

Sayı 8

Temmuz-Haziran 2020

Sayı 7

Ocak-Haziran 2020

Sayı 6

Temmuz-Haziran 2019

Sayı 5

Ocak-Haziran 2019

Sayı 4

Temmuz-Haziran 2018

Sayı-3

Ocak-Haziran 2018

Sayı 2

Temmuz-Haziran 2017

Sayı 1

Ocak-Haziran 2017


PROF.DR.FUAT AYDIN